Vicdani Retçi Delice’ye Tahliye Yok / No release for CO Delice

21/02/2012 Yorumlar kapalı

20.02.2012, Bianet

Summary in English below.

Malatya Askeri Ceza Mahkemesi, vicdani retçi Muhammed Serdar Delice’nin tutukluluk halinin devamına karar vererek bir sonraki duruşmanın 27 Şubat 2012′ye ertelenmesine karar verdi.

Delice’nin avukatı Tayfun Çakır, bianet’e yaptığı açıklamada Muhammed’e Gülhane Askeri Tıp Akademisi (GATA) tarafından 8 Şubat’ta 45 gün hava değişimi verildiğini hatırlatarak, kendisinin “yol tutuklusu” olarak Mamak Askeri Cezaevi’nde tutulduğuna dikkat çekti.

“Muhammed’e ara raporda şizotipal kişilik bozukluğu tanısı konularak 45 gün hava değişimi verildi. Hava değişiminde kişinin evine gitmesi gerekir. Ancak yol tutuklusu olarak yine cezaevinde tutuluyor.”

“Şimdi verilen rapor nihai değil. Kesin sonuç 45 gün sonra verilecek. Ancak Muhammed bu 45 günü cezaevinde geçirdiği için durumunda bir düzelme olmayacak. Bu da sağlıklı yargılanmasını engelleyecek.” 

Muhammed Serdar Delice, 24 Şubat 2010 ile 27 Kasım 2011 arasında askerden firar ettiği gerekçesiyle yargılanıyor.

Avukat Çakır, GATA’da yapılan muayene sonucunda Muhammed’in “firar suçu”nu işlediği tarihler arasında askerliğe elverişli olduğu yönünde rapor hazırladığını söyledi.

Bugün ise ortopedi ve göğüs hastalıkları açısından askerliğe elverişli olmakla birlikte psikolojik olarak elverişli olup olmadığına 45 gün dolduktan sonra, Mart ayının son haftasında karar verileceğini söyleyen Avukat Çakır, durumun bu süreçten sonra netleşeceğini belirtti.

Çakır, Muhammed’in cezaevine girdiği döneme oranla psikolojik olarak daha kötü durumda olduğunu söyledi ve ekledi:”Hava değişimi verilmiş bir insanın rahatlaması için evine gönderilmesi gerekir. Ancak bürokratik işlemler nedeniyle Muhammed hala cezaevinde tutuluyor.

“Bu gidişle durumunda bir düzelme olamayacağı gibi psikolojik olarak daha da kötüleşebilir. Bu da ön raporda bahsedilen şizotipal kişilik bozukluğu rahatsızlığının kesin raporda da yer alabileceği anlamına geliyor.”

Habere ulaşmak için tıklayın.

Summary

Malatya Military Court decided to continue the imprisonment of CO Muhammed Delice. Delice’s lawyer said that although M. Delice was diagnosed with personality disorder and given 45 days sick leave by the GATA Military Hospital, he was going to be held in prison for these 45 days. Even though Delice is a conscientious objector he is being tried for deserting the army. Delice’s lawyer is concerned with the psychological well being of his client.

__________________________________________________________________________________________

 

Yeni anayasa, din işleri ve laiklik / New constitution, religious affairs and secularism

20/02/2012 Yorumlar kapalı

20.02.2012, Radikal

Ibrahim Kaya (Dumlupınar Üniversitesi)

Summary

1920’lerin koşullarında devletin, laikliği gerçekleştirmek hedefiyle din işlerini kendisinin düzenlemesi, anlaşılabilir bir uygulamadır. Hıristiyanlığın reforme edilmiş olması, devlet ve Kilise’nin eskiden beri iki ayrı kurumsal örgütlenme alanını oluşturması gibi yapısal nedenlerden ötürü, Avrupa örneğinde dinin devlet dışı bir alana çekilmesi olağan bir gelişme olurken, Türkiye’nin laikleşmesi farklı bir yolu izlemek zorunda kalmıştır.
Ne İslam’da reform yaşanmıştı ne de İslam ve devlet, iki farklı kurumsal örgütlenme alanıydı. Bu sözünü ettiğimiz nedenlerden ötürü bazı önemli sosyal bilimciler, İslam ve laikliğin, İslam ve demokrasinin birlikte işlemesinin mümkün olamayacağına hükmediyorlardı. Gerçekten de İslam’ı  sosyal ve politik yaşam  pratiklerinden yalıtmak ve bireysel bir mesele olarak kurmak, olanaksız değilse bile son derece zordu. Türkiye , bu zorluğu öyle ya da böyle, şu ya da bu yöntemle aşma girişiminde bulunan yegâne ülke oldu.

Dindarlıkla dinsizlik arasında 
Bu girişimde kuşku yok ki din işlerini devletin yürütmesi dışında, bilinen ve deneyimlenmiş başka bir yol yoktu. Osmanlı mirasından faydalanan Kemalistler, devletin dinsel yaşamı düzenlemesi ve ‘modernleştirmesi’ projesine sahipti. Bu projenin temel hedefi, elbette laik bir toplum ve devlet yaşamını yaratmaktı. Önemli ölçüde de bu hedefe yaklaşıldı. Ancak insan ilişkilerinde dinsel özcülüğün aşılması kolay değildi. Bu konunun sömürülmesi çok kolaydı ve 1950’lerden itibaren din ile halk arasında hep şaşmaz bir birliktelik kuruldu. Halk kültürü, halk yaşamı dendiğinde, İslam kültürü ve İslami yaşam anlaşıldı. İnsan ilişkileri ve etkileşimi, bu nedenlerden ötürü kolayca laikleşemedi. Hâlâ birisi başkasıyla sosyal ilişki kurarken, başkasının dinsel anlayışını, mezhebini, dindarlığını ya da dinsizliğini öncelikli koşul olarak anlayabilmekte. Evliliklerde, aşklarda ve arkadaşlıklarda, her daim dinsel referans öncelikli rol oynadı ve oynamaya da devam ediyor. Aslında bu durum, sosyal etkileşim sahası olarak modern toplumun henüz ortaya çıkmadığını gösteriyor. Sosyal etkileşim sahası olarak modern toplum, bu konuda dinin merkeziliğini aşmak durumunda olan bir toplumdur. Birisiyle evlenirken, birisine âşık olurken, birisiyle birlikte bir haksızlığa karşı koyarken, birisiyle birlikte özgürlük için mücadele ederken dindaşlık ya da mezhepdaşlık, hiçbir şekilde bu birlikteliğin önceliği olamaz.

Diyanet İşleri’ni lağvetmek 
Ancak biliyoruz ki bizdeki süreç, bu anlamda yürümedi. Hâlâ Alevilerin pişirdiği yemek yenmez, Hıristiyanlarla evlenilmez, Yahudilerden dost olmaz gibi yobazlıklar, toplumumuzda ne yazık ki var. Laiklik, esasında bu noktada daha önemlidir ve sadece din ve devletin farklı kurumsal örgütlenmesi demek değildir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Ortodoks Sünni anlayışın temsilcisi olduğu konusunda, herhalde hiç kimsenin şüphesi yoktur. Laikliğin toplumsal ilişkiler ağında güçlenmesi için kurulmuş olan bu kurum, uzun süredir Ortodoks Sünniliğin hizmetindeki bir kurumdur. Bu nedenle de laikliğin karşısındadır.

Yazıya ulaşmak için tıklayın.

Summary

Despite efforts since 1920 to secularize the state and society in Turkey, there is still deep rooted  fanaticism in our society. Beliefs like “You can’t eat bread baked by Alevis”, “A Jew can’t be a friend”, “You can’t marry a Christian” are still common. Secularism is actually more important in the respect and does not only mean the separate institutional organization by the state and religion. The Diyanet as an institution is against secularism in the sense that it is a representative of orthodox Sunni understanding. The Diyanet must be abolished in a secular state. Also, religious communities are in a position to influence state, not vice versa. This is also not acceptable in a secular state.

__________________________________________________________________________________________

 

İdil’de Süryani Derneğine Saldırı / Attack on Syriac Association in Idil

17/02/2012 Yorumlar kapalı

13.02.2012, Idil Haber

Summary in English below.

İdil Alanya Caddesinde, TEDAŞ binasının bitişiğinde bulunan Süryani Kültür Kardeşlik Sevgi ve Hoşgörü Derneği’ne dün gece kimliği belirsiz kişi ve kişilerce saldırı düzenlendi.

Edilen bilgilere göre, Alanya Caddesinde bulunan Süryani Kültür Kardeşlik, Sevgi ve Hoşgörü Derneğine” Gece 02.14 sıralarında gelen yüzleri maskeli, saldırganlar dernek camlarını ellerindeki taşlarla kırmaya çalışarak havai fişekle saldırdıkları öğrenildi. Süryani Derneğine yapılan saldırı İdil kamuoyu tarafında tepkiyle karşılandı. Saldırıyı kınayan İdilliler Süryani Derneği’ne yapılan saldırı İdillilere mal edilmemesi gerektiğini dile getirirken faillerinin bulunmasını istediler.

“Süryani Kültür Kardeşlik Sevgi Ve Hoş Görü Derneği” Başkanı Robert Tutuş, “Halka hizmet etmek dışında hiçbir çabası olmayan İdil Süryani Derneğine yapılan saldırılar derin bir aczin ifadesidir” dedi. Dernek binalarına yönelik yapılan saldırıları kınadıklarını belirterek, bu tür saldırıları hiçbir zaman kabullenmeyeceklerini söyledi. Polis saldırganların yakalanması için çalışma başlattı.

Habere ulaşmak için tıklayın.

Summary

In Idil (IOG- Sourtheastern Turkey) On 13.02.2012 around 2 am in the morning a Syriac Association (Süryani Kültür Kardeşlik Sevgi ve Hoşgörü Derneği) was attacked unknown people. The attackers, who wore masks, tried to brake the windows of the association building with stones. The people of Idil condemned the attack. The police has started an investigation.

________________________________________________________________________________________

“Türk Yahudi toplumu geleceğe umutla bakmak istiyor” / “The Turkish Jewish community wants to look to the future with hope”

16/02/2012 Yorumlar kapalı

15.02.2012, Şalom

Summary in English below.

Avrupa Birliği Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış’ın farklı inanç gruplarının temsilcileriyle bir araya geldiği, ‘5. Sivil Toplumla Diyalog Toplantısı’nda, Şalom Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İvo Molinas da bir konuşma yaptı.

İvo Molinas ‘5. Sivil Toplumla Diyalog Toplantısı’nda gerçekleştirdiği konuşmasında, geçmişten günümüze, Türkiye’de azınlık ve Yahudi olmanın yarattığı sosyal ve ruhsal hissiyattan bahsederek, devlet katında başlayan ‘eşitlik’ kavramının tabana yayılması için çalışmalarımıza devam etmemiz gerektiğini vurguladı.

Molinas’ın konuşmasında şu ifadeler yer aldı:

“Bugün böylesi renkli bir ortamda bir Türk Yahudi’si olarak söz almanın sevincini ve gururunu taşıyorum. Bugünü düzenleyen başta Sayın Bakanımız Egemen Bağış ve arkadaşları olmak üzere tüm organizatörlere içten teşekkür ederken, bu organizasyonun tarihi bir kilometre taşı olduğunu belirtmek isterim.

Türkiye Cumhuriyeti gayrimüslim azınlık tarihine baktığımızda böylesi bir iklimin gerçekleşmesinin belki de mucizevî olduğuna inanabiliriz. Ancak mucizeleri yaratmak Tanrı’nın izniyle kulları olan insanlara kalmıştır. Ak Parti hükümetlerinin, gerek AB uyum yasaları çerçevesinde gerekse de demokrasi anlayışı bağlamında getirdiği temel değişiklikler bizi bugün bu çok olumlu resme taşımıştır.

Bendeniz Türkiye’nin en eski gazetelerinden biri olan 65 yıllık ŞALOMGazetesi’nin genel yayın yönetmeniyim. ŞALOM, Türkiye’deki Yahudi vatandaşlara yönelik yayımlansa da son yıllarda yaptığımız kimi değişikliklerle internette herkes tarafından giderek artan bir ilgi ile takip edilmektedir.

ŞALOM’un bu anlamda işlevi çok büyüktür. Zira Türkiye’de Yahudiler ve Yahudilik çok fazla tanınmamakta olup bunun yarattığı bazı olumsuz algı ve hissiyat toplumun kimi katmanlarında yer edinmiştir. Bu bağlamda Şalom bir köprü vazifesi görmekte, insanımıza, Yahudi kültürünü ve aslında dininden gayri hiç de farklı olmayan karakterini yansıtmaya çalışmaktadır.

Türkiye’de gayrimüslim bir vatandaşın hissettiği sosyal ve ruhsal azınlık hissiyatı tüm gayrimüslim vatandaşlarımızda az çok yer edinmiştir; hem akıllarda, hem belleklerde hem de gönüllerde. Kimi zaman gönüller çok kırılmıştır. Lakin sürekli olarak öteki olarak görülmesi, onun vatan sevgisinde zerre kadar olumsuz bir rol oynamamıştır. Onun, her zaman ve her koşulda ülkesine bağlı olmasını ve özellikle yurtdışı platformlarında Türkiye’sini tabiri caizse ‘ölümüne’ savunmasını hiçbir şey etkilememiştir. Zira o bu topraklarda doğmuş, bu iklimin oksijeni ile hayatını sürdürmektedir. Bu nedenle, bir gayrimüslimin ülkesini canı gibi sevmesini, kimi olumsuzluklara karşın hiçbir şey değiştirememiştir, son tahlilde.

Şimdi bu hissiyatı en azından devlet katında yaşamayacağımız bir döneme giriyoruz. Daha önce de belirttiğim gibi Ak Parti hükümetlerinin çağdaş demokratik normlara uygun olarak gayrimüslimlere ve vakıflarına olan bakış açıları bir sessiz devrimdir ve topraklarımızda süregelen ayırımcılığı ve ötekileştirmeyi bitirmenin başlangıcı olarak kabul edilmelidir. 2003 ve 2008 yıllarında çıkarılan yasalarla gayrimüslim vakıfların haklarının iade edilmesi çok önemli bir tarihi dönemeçtir.

Bir zamanlar Balkanların en büyük, Avrupa’nın ikinci en büyük sinagoguEdirne Sinagogu ile Gaziantep Sinagogu’nun onarılması, Kilis Sinagogu’nun ise yeniden projelendirilmesi büyük bir sevinç kaynağıdır. Tarihimize sahip çıktığımızın kanıtıdır bunlar. Keza İzmir Yahudi Cemaati’nin statüsünün yeniden tanınmış olması çok olumlu bir adım olmuştur.

Basın İlan Kurumu’nun azınlık gazetelerine maddi yardımda bulunmaları da sanırım Cumhuriyet tarihimizde bir ilki teşkil etmektedir.

Lakin işimiz daha bitmemiştir. Zira bu ötekileştirme, bizden saymama, yabancı görme alışkanlığımızın yok edilmesinin, piramidin tepesinden aşağıya doğru, tabana doğru kaydırılması da gerekiyor.

Tabana yayılmayan bir devrim devrim olmaktan çıkar, sadece yasalarda ve zorunlu uygulamalarda kalır. Ama bu sürecin hiç de kolay ve çabuk olamayacağının da bilincinde olmak gerek.

Bilineceği üzere, önümüzde yeni bir Anayasa’nın hazırlanması söz konusu. Yeni Anayasamızın her Türk vatandaşına her anlamda eşitlikçi bakan bir Anayasa olmasını arzuluyoruz. Ayrıca ötekileştirmenin en büyük itici gücü olan nefret söyleminin de cezasız kalmayacağına dair genel bir hükmün Anayasa’da yer almasını çok önemli buluyoruz.

Hayatta en zor şey önyargıları kırmaktır. Emin olun, Einstein’ın dediği gibi, atomu parçalamaktan daha zordur. Hiç birimizin temelde, diğerinden, ötekinden farklı olmadığını, hepimizin aynı tutkular, aynı hasetler, aynı sevgi duyguları, aynı korkular, aynı sevinçlerle kodlandığımızı hatırlatmalıyız kendimize. Düşünsel ve inanç farklılıklarımızın ise bu tekliği daha da olumlu bir yönde götürdüğünü düşünmeliyiz. Hepimiz aynı kökten geldiğine göre ötekileştirmenin yanlışlığını hatırlatmalıyız çevremize ve insanımıza. Bu bağlamda, yılmadan, sabırla, eğitimle, tanıtım projeleriyle ötekileştirmeyi tabanda en aza indirmenin çabası içinde olmalıyız. Yahudi Cemaati de, diğer cemaat yönetimleri de bu yönde çok çalışmalıdır.

Haberin tamamına ulaşmak için tıklayın.

Summary

Minister of the European Union Egemen Bağış came together with the representatives of various religious groups in the “5th Civil Society Dialogue Meeting.” Şalom Newspaper Editor in Chief Ivo Molinas spoke at the meeting and talked about the “silent revolution” that took place with the AK Party’s democratic outlook to non-Muslim minorities and foundations. He noted however there is a long way to go. He indicated that a revolution that is not embraced by the society cannot be a revolution. “The most difficult thing is to break prejudices,”  he added.

___________________________________________________________________________________________

 

Azınlıkların anayasa paketi / Minorities’ constitution package

16/02/2012 Yorumlar kapalı

14.02.2012, Milliyet

Summary in English below.

TBMM Anayasa Komisyonu, son dakikada bir değişiklik olmazsa 20 Şubat’ta Fener Rum  Patriği Bartholomeos’u  dinleyecek. Yeni anayasa konusunda azınlıkların sorunlarını dile getirecek olan Bartholomeos’un, azınlık okullarına destek verilmesi ve Ruhban Okulu’nun açılması talebinde bulunacağı öğrenildi. Ders kitaplarından Ermeni ve Rumlar için, “arkadan vurdular” gibi nefret suçlarına yol açan ifadelerin ayıklanmasını isteyecek olan Bartholomeos’un, azınlık cemaatlerine Diyanet  bütçesinden pay aktarılması görüşünü seslendirmesi bekleniyor.

TBMM Anayasa Komisyonu bünyesinde oluşturulan Sivil Toplum Kuruluşları, Dernekler, Vakıflar ve Azınlık Cemaatleri Alt Komisyonu, 20 Şubat’da Bartholomeos’la bir araya gelecek. Bartholomeos, 15 Şubat’a kadar yoğun bir programı olduğunu ve yeni anayasaya ilişkin görüşlerini bizzat aktarmak istediğini belirterek, TBMM’ye şubat sonu için randevu planlanmasının yapılmasını iletmişti. Yapılan görüşmeler sonucunda 20 Şubat tarihi üzerinde prensipte anlaşılırken, son dakikada bir değişiklik olmaması halinde Bartholomeos önümüzdeki hafta pazartesi günü TBMM’de olacak. Fener Rum Patrikhanesi’nin ardından Türkiye’deki diğer azınlık cemaatlerinin temsilcilerine de yeni anayasa davetinde bulunacak olan Komisyon, Musevi, Süryani azınlıkların da görüşlerini dinleyecek.

Edinilen bilgiere göre Rum, Ermeni, Musevi ve Süryani cemaatları yeni anayasa çalışmalarını tamamladı. Bartholomeos’un da dile getirmesi beklenen ortak öneri paketinde, azınlıkların eğitim problemleri öne çıkıyor. Lozan Anlaşması’na göre devletin eğitimde gayrimüslim vakıflara eşit yardım yapmasının sözkonusu olduğunu, 1974 yılına kadar bu desteğin kısmen verilmesine rağmen sonradan kaldırıldığı vurgulanan öneri paketinde, cemaatlerin din adamı yetiştirmesinde ciddi sorunlar yaşadığı ve bu sorunu ortadan kaldıracak okulların açılması isteniyor. Bu çerçevede ilk akla gelen eğitim kurumu ise Ruhban Okulu.

Habere ulaşmak için tıklayın.

Summary

The Constitutional Reconciliation Commission is expected to meet the Fener Greek Patriarch Bartholomeos on February 20. Milliyet Daily has learnt that he will talk about the needs of minorities concerning lack of state support for minority schools and ask for the opening of Halki Seminary. He will also ask for the removal of content in school books that lead to hate crimes, such as, “Armenians and Greeks stabbed [Turks] in the back”. It is also expected that he will as for allocation of funds from the Diyanet budget. The Constitutional package  that will be presented by Bartholomeo is the common proposal of Greeks, Armenians and Syriacs.

___________________________________________________________________________________________

“Denigrating religious values” – A way to silence critics of religion?

15/02/2012 Yorumlar kapalı

15.02.2012, Forum18.org

Mine Yıldırım

The prosecution of – among others – a cartoonist, a contributor to a website, and the publisher of a diary have raised concerns about how the complementary human rights of freedom of expression and freedom of religion or belief can be exercised in Turkey, including the religious freedom right not to believe. The common element is that all these cases relate to the prosecution of questioning or criticism of all religions, or Islam specifically, from an atheist perspective. Also, in all these cases Article 216 (3) of the Turkish Criminal Code (“Denigrating the religious values of a group”) has been used as the legal basis of prosecution. A close look at this provision and its application is therefore necessary to understand the developing intersection of freedom of expression and freedom of thought, conscience, religion or belief in Turkey.

These cases are taking place in the context of public debate on drafting a new Constitution. This has opened up discussion in Turkey of a wide range of issues to do with freedom of religion or belief (see F18News 30 November 2011http://www.forum18.org/Archive.php?article_id=1641).

The fundamental human right to freedom of religion or belief “protects theistic, non-theistic and atheistic beliefs, as well as the right not to profess any religion or belief”, as General Comment 22 on Article 18 (“Freedom of thought, conscience and religion”) of the International Covenant on Civil and Political Rights (ICCPR) puts it. Article 19 (“Freedoms of opinion and expression”) of the ICCPR complements freedom of religion or belief with the statement: “Everyone shall have the right to freedom of expression; this right shall include freedom to seek, receive and impart information and ideas of all kinds, regardless of frontiers, either orally, in writing or in print, in the form of art, or through any other media of his [sic] choice”. As General Comment 34 on this Article puts it: “All forms of opinion are protected, including opinions of a (..) moral or religious nature”.

Under the ICCPR, permitted freedom of expression restrictions “shall only be such as are provided by law and are necessary: (a) For respect of the rights or reputations of others; (b) For the protection of national security or of public order (ordre public), or of public health or morals”. Article 20 of the ICCPR requires that states must by law prohibit “any advocacy of national, racial or religious hatred that constitutes incitement to discrimination, hostility or violence”. However, General Comment 34 notes that it is incompatible with Article 19 “to criminalize the holding of an opinion”.

The Turkish Criminal Code’s Article 216 (3) states: “Any person who openly denigrates the religious beliefs of a group shall be punished with imprisonment from six months to one year if the act is conducive to a breach of the public peace”. The interpretation and application of this Article should be brought into line in every case with Turkey’s international obligations.

Court cases based on “denigrating religious values”

Cartoonist Bahadir Baruter is facing a maximum possible imprisonment of one year, following the publication of a cartoon he drew in Penguen magazine on 10 February 2011. The cartoon showed the slogan “There is no God, religion is a lie” written on the wall of a mosque. The Presidency of Religious Affairs Foundation’s Officers’ Union and a number of citizens complained about Baruter. The Istanbul Public Prosecutor’s Office then brought a prosecution against him under Criminal Code Article 216 (3), and demanded the maximum sentence. The second hearing is scheduled to take place on 29 March 2012. Baruter’s prosecution has been both strongly defended and attacked in some parts of the Turkish media.

A website user called A.M.S. contributed to the Eksi Sözlük (Sour Dictionary) collaborative website a comment entitled “Absurdity of Religion” on 10 August 2010. He too was prosecuted under Article 216 (3), this time by Istanbul’s Prosecutor for Media Cases, Nurten Altinok. Prosecutor Altinok argued that A.M.S. went beyond legally permissible freedom of thought and criticism, and denigrated the Islamic religion and the belief that God created the universe. For this violation of Article 216 (3), Altinok asks that A.M.S. be jailed for between six months and one year. Article 218 states that if this crime is committed through the media the sentence will be increased by a half.

More.

__________________________________________________________________________________________

Diyanet’ten Aleviler’i kızdıracak açıklama / Statement from Diyanet will upset Alevis

14/02/2012 Yorumlar kapalı

12.02.2012, Haberaj.com

Summary in English below.

Alevi çalıştaylarının koordinatörlüğü görevinin ardından Diyanet İşleri Başkanlığı Strateji Geliştirme biriminin başkanlığına getirilen Dr. Necdet Subaşı soruna Diyanet’in bakış açısını anlattı.

Satır arası…Aslında Alevilere yönelik katliamlar meselesi kendi başına bir dizi olabilecek kadar geniş. En bilinenleri ise kuşkusuz Maraş, Çorum ve Dersim… CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün 10 Kasım günü Zaman Gazetesi’nde yayınlanan ‘Dersim katliamını devlet yaptı, Atatürk’ün de bundan haberi vardı’ dediği mülakatın ardından Başbakan Erdoğan’dan gelen Dersim özrü ile Türkiye gündeminde bir depremi tetikledi. Aygün’le Dersim tartışması sonrasında alevlenen Atatürk tartışmalarını konuştuk. Yazı dizisi boyunca çeşitli Alevi örgütlerinin Diyanet İşleri Başkanlığı’na ilişkin eleştirilerini dinledik. Alevi çalıştaylarının koordinatörlüğü görevinin ardından Diyanet İşleri Başkanlığı Strateji Geliştirme biriminin başkanlığına getirilen Dr. Necdet Subaşı soruna Diyanet’in bakış açısını anlattı. Subaşı’nın verdiği yanıtlardan anlaşılan Aleviliği bir İslam yorumu ve İslam içinde tek ibadethaneyi de cami olarak tanımlayan Diyanet’in cemevlerinin ibadethane statüsü kazanmasına imkan vermesi beklentisinin gerçekçi olmadığı… Son olarak Alevilikte kadınların durumunu mercek altına alarak dizimizi bugün tamamlıyoruz. Bu dizi boyunca sizlerden çok sayıda telefon ve email aldım. Olumlu-olumsuz eleştirileriyle ilgi gösteren tüm okurlara teşekkürlerimle.
Cemevini ibadethane diye tescilleyemeyiz
Dr. Necdet Subaşı şöyle diyor: ‘Diyanet ‘Alevilik bir İslam yorumudur’ diyor ve İslamiyet’in ibadethane makamı olarak camiyi kabul ediyor. Bugünkü Diyanet bu konular kendine sorulduğu sürece bunu böyle cevaplamaya devam edecek’
Alevi çalıştaylarında yaptığı koordinatörlük görevinin ardından Diyanet İşleri Başkanlığı Strateji Geliştirme Başkanlığına getirilen Dr. Necdet Subaşı ile Alevilerin sorunlarını konuştuk:
- Alevilerin Diyanet’in kendilerine bakışı ile ilgili ciddi sorunları var. Siz nasıl görüyorsunuz bu durumu?
Alevilerin Diyanet ile ilgili huzursuzluklarından haberdarız. Bu konularda kurumsal olarak bizim yapmamız gereken şey bu endişelerin ne düzeyde haklı, ne düzeyde yersiz olduğunu açıklığa kavuşturmak. Haklı oldukları konular varsa düzeltmek; yersiz olunan noktalar varsa o konuda da bir telafiye ihtiyaç var. Biz kurum olarak toplumda kendini Müslüman olarak gören tüm gruplara karşı anayasada verilen görevler doğrultusunda hizmet etmek zorundayız. Bu konuda ne Alevilerin, ne Sünnilerin ne de başka unsurların kenarda kalması söz konusu değil. Doğal olarak ‘Aleviler Diyanet’in verdiği hizmeti istiyor mu?’ diye soracaksınız.
- Benim anladığım istemiyorlar…
Tabii onun ben de farkındayım. Bu durumda ‘Diyanet İşleri Başkanlığı ne yapabilir?’ sorusunu sormak gerekiyor. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın daha kurulduğu 1924 yılından itibaren toplumu din, yani İslam konusunda aydınlatmak ve onlarla ilgili, mesela ibadetleri yönetmek gibi bir görevi var. Tüm bu hizmetler Türkiye Müslümanlığı içinde tanımlanmış bir çerçevede, ona bağlı olarak verilmeye çalışılıyor. Aleviler başka şeyler de istiyor. Mesela cemevleri ile ilgili, kendi kimliklerine ve beyan zorunlulukları, din dersleri ile ilgili çok ciddi talepleri var. Bunların çoğunun doğrudan muhatabı Diyanet İşleri Başkanlığı değil.
- Ama mesela cemevleri konusunda Diyanet ‘İbadethane değildir’ diye görüş vererek, statü konusunda önemli bir engel oluşturuyor…
O çok farklı bir olay. Orada ben hangi şartlarda konuşacağımı bilmiyorum. Aleviler cemevlerinin ibadethane olduğunu ve bunun devlet tarafından da tescil edilmesini istiyor. Devlet de bu tescilin yapılması için sorumluluğu Diyanet İşleri Başkanlığı’na aktarıyor. Ortalama bütün ilahiyatçılar ve Diyanet İşleri Başkanlığı içinde yer alan tüm oluşumlar İslam’ın temsili makamı, ibadethane mekanı olarak camiyi görüyorlar. Böyle bir algı çok yaygın ve kabul görmüş.
- Cemevleri ibadethane olarak kabul edilmediği müddetçe camilerin yararlandığı imkanlardan yararlanamayacak. Bu Aleviler için biraz eşitsizlik yaratmıyor mu?
Cemevlerinin statüsü ile ilgili çalışmak üzere iki yıl önce bir komisyon kuruldu, o komisyon seçeneklerini bize sundu. Bu kategorilerin hepsi zorunlu olarak Tekke ve Zaviyeler Kanunu ile ilişkilendiriliyor. Bu konunun Devrim Kanunları’na dokunan tarafı var. O kanunlarla ilgili boyutunu kim, nasıl tartışacak? O benim sorumluluğumda olan bir konu değil. Tabi ben Cumhuriyet’in kuruluş dönemindeki hassasiyetleri bilen, anlayan, kavrayan bir insanım. Ancak bugünün koşullarında bu hassasiyetlerin gözden geçirilmesi gerektiğini söylemekte bir sakınca görmüyorum.

Haberin tamamına ulaşmak için tıklayın.

Summary

Head of the Strategy Development of the Presidency of Religious Affairs (the Diyanet) Dr. Necdet Subaşı, had worked as the coordinator of the Government’s Alevi Workshops. In an interview he gave he talked about the status of cemevi (Alevi place of worship). He says that the state looks at the Diyanet for giving approval to cemevi as place of worship. However, the average theologians, all groups within the Diyanet see the Islamic worship place as the mosque. “This perception is very common and accepted”, he adds. He also states that two years ago a commission was established to study the status of cemevi and presented a number of options to them. However, all of these options touched upon the Law on the Abolishment of Dervish Lodges at varying degrees. He asks, “who is going to discuss the relationship of the issue to Revolution Laws? (iog- these laws are unchangeable according to the Constitution)

He also added that not all of Alevi problems were related to the Diyanet, such as compulsory Religious Culture and Ethics classes, as well as recording of religious affiliation in the national ID cards.

__________________________________________________________________________________________

 

Sibel Üresin ile Çok eşlilik hakkında / Sibel Üresin: “About polygamy…”

13/02/2012 Yorumlar kapalı

13.02.2012, Milliyet

Summary in English below.

Sibel Üresin’i geçen yıl yaptığı “Çokeşlilik yasal olsun” açıklaması ve yarattığı tartışmalardan hatırlayacaksınız. Aslında ta o zaman buluşmak için sözleşmiştik ama kısmet bugüneymiş. Sibel Hanım’la ikinci kitabı ‘Tekeşlilikmi O da Ne?’yi piyasaya çıkarma hazırlıkları yaparken buluştuk.

Davranış bilimi uzmanısınız, kitap yazıyorsunuz, televizyon programı yapıyorsunuz…

Toplumumuzda çok ciddi bir yaralanma var, kadın bozuldu. Kadınlara en büyük zararı yine kadın veriyor. O yüzden yaptığımişle, evli çiftlerin hayatlarına iyi geldiğimi hissettiğimdemanen çok tatmin oluyorum. Çokeşliliği savunmuyorum. Kuran-ı Kerin’deki  gibi yaşanırsa sonuna kadar arkasındayım. Günümüzde çokeşlilerin zina yaptığına yüzde 100 eminim. Bunu eleştiriyorum.

O zaman sizi pek anlayamadık.

Anlayan anladı.

Arkanızdan bir sürü şey söylendi. “Soyadı gibi üremesin” demiş biri mesela.

Demek ki herkesin bir yarası var, cevap verme gereği duydu.

Cümleniz tam olarak neydi?

“Bu ülkede çokeşlilik zaten yaşanıyor, resmileşsin” dedim.

Çokeşlilik kadın için de geçerli olabilir mi?

Olamaz. Dinen haram.

Kadın “Kocamüzerime kadın aldı, ben de alayım” diyebilir.

Bir kadın aynı anda 4 adamdan hamile kalabilir mi? Bir kere vücut buna müsait değil. Ama bir adam 5’er dakika arayla 4 kadını hamile bırakabilir.

Artık kadınların aklında da bu var.

Eşini aldatan çok evli kadın geliyor.

Ne tavsiye diyorsunuz?

Sıcak bakmıyorum. Ardından tövbe edilmeli. İnsanız, günaha meyilliyiz. Ama Allah diyor ki: “En çok kulumun günah işledikten sonra tövbesini severim.” Allah kulunu yargılamadan önce son nefesini vermesini bekler, son anda imana gelebilir diye.

Karısını aldatan erkekler de size başvuruyor mu?

Çok sayıda çokeşli çiftle görüşüyordum. Bu durumdan o kadar rahatsızlık duydumki böyle bir açıklama yaptım. Sonrasında müşteri potansiyelim üç kat arttı. Neredeyse elimi sallasam çokeşliymiş. “Tekeşli kim” derseniz ancak bir, iki kişi gösterebilirim.

Ne diyorlar? İkinci eş üzülüyor mu?

Tabii. Toplumtarafından onaylanmamış bir ilişki. Hangi kadın göğsünü gere gere “Kocamın ikinci karısıyım” diyebilir?

Devamı için tıklayın.

Summary

Sibel Üresin a renowned life coach, mostly popular among the conservative segment of society, had caused a lot of debate last year with her statement “Polygamy should be legalized.” Her second book “Tekeşlilik mi? O da ne?” (Monogamy? What is that?) has been published recently. She says that she supports polygamy as long as it is lived according to the rules set forth in the Quran, “most polygamous relationships that exist  today would be considered  adultery” she says. Hence they would not qualify as legitimate polygamous marriages according to the Quran. She provides counseling to many polygamous couples and claims that polygamous marriages should be legalized so women can enjoy their rights as spouses. In the present practice second or third wives do not have any rights. 

__________________________________________________________________________________________

‘Kimliğinde Hıristiyan yazıyor. Seninle mi uğraşacağız?’ / “It says ‘Christian’ in your ID. Do you we have to be bothered with you?”

10/02/2012 Yorumlar kapalı

10.02.2012, Radikal

Summary in English below.

Ermeni gazeteci Cevat Sinet, engelli kimliğini almak için gittiği Batman Valiliği’nde ‘Kimliğinde Hıristiyan yazıyor. Sen Batman Ermenisi misin? Seninle mi uğraşacağız? Bu özürlülerle kim uğraşacak’ sözlerini işitince hukuka başvurdu

Batman’da yaşayan Ermeni gazeteci Cevat Sinet, engelli kimliğini almak için gittiği Batman Valiliği Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü’nde inancı, ırkı ve engeli olmasından dolayı aşağılandı. Sinet’in şikâyetlerine karşın memur hakkında dava açılmadı. Yaşadıklarını unutamadığını belirten Sinet, “Oradaki memur, ‘Kimliğinde Hıristiyan yazıyor. Sen Batman Ermenisi misin? Seninle mi uğraşacağız? Bu özürlülerle kim uğraşacak’ diye hakaretlerde bulundu. Yaptıkları çok ağırıma gitti. Yapabileceğim tek şey adalete sığınmaktı. Şikâyette bulundum ama mahkemeden lehime bir karar çıkmadı. Ben de AİHM’e başvurdum” dedi.

Batman’da yaşayan Ermeni gazeteci-yazar Cevat Sinet, 15 Eylül 2010’da engelli kimliğini almak için Batman Valiliği Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü’ne gitti. Ancak görevli memur, Sinet’e etnik ve dinsel kimliği ile engelli olması nedeniyle hakaretlerde bulundu. Bunun üzerine Sinet, memur hakkında Batman Savcılığı’na başvurup şikâyetçi oldu. Ancak savcılık olayla ilgili takipsizlik kararı verdi. Midyat Ağır Ceza Mahkemesi de itirazı reddetti. Sinet ise, Türkiye’de yaşayan gayrimüslimlere karşı dini ayrımcılık yapıldığı, ırkçılıkla yaklaşıldığı ve engelli yurttaşa hakaret edildiği gerekçesiyle AİHM’e başvurdu.

Cumhuriyet gazetesinin haberine göre, aradan 2 yıl geçmesine rağmen olayın şokunu halen üzerinden atamadığını ifade eden Cevat Sinet, “Görevli memurun yaptıkları çok ağırıma gitti. Yapabileceğim tek şey kalmıştı. O da adalete sığınmaktı. Şikâyette bulundum ama mahkemeden lehime bir karar çıkmadı. Ben de AİHM’e başvurdum. Bana hakaret eden kişi ve sistem ırkçılık yaptığı, dinimle alay ettiği ve özürlü olduğum için küçümsendiğimi göz önünde bulundurarak dava açtım.” dedi.(cumhuriyet)

Habere ulaşmak için tıklayın.

Summary

Armenian journalist Cevat Sinet got an unexpected treatment when he went to the Batman Governorship to pick up his special ID for the disabled. The civil servant to whom Sinet applied said,  ”Your ID says that you are a Christian. Are you Armenian from Batman? Do we have to be bothered with you? Who will deal with these disabled?” Sinet says that these words hurt him deeply. He filed a complaint with the Batman prosecutor’s office. However, his case was rejected. Now, two years after the incident he applied to the European Court of Human Rights. He said that he felt discriminated against because of his religion and insulted because of his disability. 

__________________________________________________________________________________________

 

 

Tutuklu ve hükümlülere “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” dersi / “Religious Culture and Ethics” lessons for prisoners

09/02/2012 Yorumlar kapalı

06.06.2012, Medya Yeni Gün

Summary in English below.

Ceyhan İlçe Müftülüğü tarafından, Ceyhan M Tipi Kapalı Cezaevinde tutuklu ve hükümlülere “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” dersi veriliyor.

Ceyhan Müftüsü Halil Şekerci, Diyanet İşleri Başkanlığı ile Adalet Bakanlığı arasındaki tutuklu ve hükümlülerin dini ve ahlaki gelişmelerini sağlamaya yönelik işbirliği protokolü kapsamında tutuklu ve hükümlülere ders verdiklerini söyledi.
İnanan insanların Allah’tan ümitlerini kesmeyeceğini, Allah’ın rahmetinden ancak inanmayanların ümitlerini keseceğini ifade eden Şekerci, “Önemli olan hatada ısrar etmemektir. İster dışarıda olalım ister içer de olalım hepimiz Allah’ın kullarıyız. Bizler Mahkeme-i Kübra’ya inanan insanlarız. Bu anlayış suç işlemeyi azaltan bir anlayıştır. İnanan insanlar, cennetlerini yanlarında taşıyan insanlardır. Bu da Allah ve peygamber sevgisidir. Bu sevgi yaratılanı yaratandan dolayı sevmeyi gerektirir” dedi.

Habere ulaşmak için tıklayın.

Summary

In Adana, Ceyhan, the local Mufti’s Office, provides “Religious Culture and Ethics” lessons to prisoners in the Ceyhan M Type Closed Prison. The lessons are given within the framework of a Protocol signed between the Presidency of Religious Affairs and Ministry of Justice. 

__________________________________________________________________________________________

 

 

How did we step into the missionary threat trap?

09/02/2012 Yorumlar kapalı

Today’s Zaman, 09.02.2012

After the Justice and Development Party (AK Party) assumed office in 2002, the “missionary threat” was brought to the agenda of the National Security Council (MGK) out of the blue.

This council had been acting just like a shadow cabinet as it was dominated by top brass commanders and enjoyed powers and authorities that were nearly equal and even superior to those of the government under Law No. 2945. The Secretariat General was the mastermind behind this organization. The decisions made mainly by MGK’s military members would be imposed on civilian members, i.e., the top government executives. In a MGK preliminary meeting held in the fall of 2003 when the ruling AK Party was focusing on promoting the country’s bid to become a full member of the European Union, the “threats from missionaries and non-Muslim minorities” were listed as priority issues to be discussed.

According to the MGK, the country faced a big threat from missionaries and non-Muslim minorities. Hundreds of churches were organizing in the disguise of missionary activities to divide the country. The same mindset urged that the Gülen movement, which appeared as a Muslim movement, was actually “a Trojan horse sent to the country.” There were natural allies to supporters of this mentality that fed on the established perceptions of Armenians and Christians. In his book, “Bi Ermeni var: Hrant Dink Operasyonunun Şifreleri” (There’s this Armenian: The Codes of the Dink Operation) journalist Adem Yavuz Arslan wrote, “Some former Islamists, former ultranationalists, former leftist activists, retired military officers and retired high judges banded together under the roof of the Milli Çözüm magazine and met at various panels and platforms as if they had received a signal from somewhere.” Yes, this was exactly what happened.

More.

__________________________________________________________________________________________

‘Dindar gençlik’ tartışmasına ‘mahalle’den de tepki geldi / Reactions to ‘Religious Youth’ Debate

08/02/2012 Yorumlar kapalı

08.02.2012, Radikal

Summary in English below.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, 31 Ocak Salı günü AK Parti  grup toplantısında sarf ettiği “Dindar bir nesil yetiştiriyoruz” açıklamasına muhafazakâr basında yazan kalemlerden art arda eleştiriler geldi. Zaman gazetesinin üç yazarı dün kendi köşelerinde tartışmaya dahil olarak Başbakan Erdoğan’ın’ın sözlerini eleştirdi.

‘Yetişmiş dindarları ne yaptın?’ 
Muhafazakâr kesimden ilk tepki yazar İhsan Eliaçık’tan gelmişti. Eliaçık, “Bırak dindar nesil yetiştirmeyi, yetişmişi ne yaptın, ondan haber ver. Mücahitler müteahhit oldu. Yeni evlerine giderken evlerindeki kitapları sahaflara satıyorlar” demişti. Erdoğan bu sözlere dünkü grup konuşmasında aynı sertlikle yanıt verdi: “Ne kadar zavallısın sen ya. Biz işi ehline veririz.”

Zaman yazarları eleştirdi 
Başbakan’ın sözlerine Zaman yazarlarından da eleştiriler geldi. Dünkü Zaman’da İhsan Dağı, ‘Devlet dindar yetiştirebilir mi?’ başlıklı yazısında şöyle diyordu: “Biliyoruz ki ‘yeni bir nesil’ yetiştirmek Türk siyasetinin en derin takıntısıdır. Takıntının ilham kaynağı da Kemalizm. Mesele sadece kendine benzer insanlar yetiştirmek de değil, kendine bağlı nesiller yetiştirmektir; sorgulamayan, eleştirmeyen, devletin her yaptığından bir hikmet arayan insanlar. ‘Aslında bu ülkede herkes biraz Kemalisttir’ derken su-i zanda bulunmuyoruz. Öyleyiz işte. Biz Kemalizm’den başka bir şey görmemişiz. Kürt’ün de, liberalin de, İslamcının da gözünü açtığında gördüğü ‘rakip’ Kemalizm olmuş. Dolayısıyla hepimiz öykünüyoruz Kemalizm’e biraz. (…) Demek ki insan biraz da mücadele ettiklerine benziyor. Yoksa Başbakan Erdoğan  nasıl olur da yıllarca mücadele ettiği Kemalist rejim gibi toplum mühendisliği yapmaya kalkabilir?
Bir de şu sorun var: Bizim çocuklarımızdan dindar bir nesil yetiştirecek olan bu devlet, sakın bu işi yüzüne gözüne bulaştırmasın. Malum, yıllardır yetiştirilen Kemalist-pozitivist nesiller AK Parti’yi iktidara getirdi. AK Parti’nin  dindar nesilleri acaba elli yıl sonra kimi başımıza getirir?”

‘Gölge etmesin yeter’ 
Mümtaz’er Türköne de dün aynı gazetede, ‘Devlet, dindar nesiller yetiştiremez’ başlıklı yazısında şöyle diyordu: “Devlet, elindeki gücü kullanarak, din ile toplumlar arasında aşılması güç duvarlar inşa ederek dinsizliği yayabilir. Toplumu dinsizleştirebilir. Ama din ile birey arasındaki sıcak ve samimî ilişkiye aracılık edemez. Dindar bir nesil yetiştiremez. Karşılamasına da gerek yok. Sadece gölge etmesin yeter. Toplum, bu ihtiyacı birkaç kez fazlasıyla karşılayacak potansiyele zaten sahip.”

Haberin devamı için tıklayın.

Summary

Prime Minister Erdoğan’s statement, “We want to raise a religious generation” at the AK Parti group assembly, on 31 January 2012 continues to be debated in the media. Zaman writers also joined the debate and criticized Erdoğan. Hasan Eliaçık said that the Prime Minister should stop raising a religious generation. In his column titled “Can the State Raise a Religious Generation?”, İhsan Dağı, said that the real issue is not to raise a religious generation but to raise a generation that is loyal to them.” A generation that does not question, criticize” he added. Mümtaz’er Türköne also joined the criticism by saying that,  the state cannot raise religious generations, it is enough that the state does not  create obstacles.

________________________________________________________________________________________

Gaziantep’te unutulan Yahudi mirası / Forgotten Jewish heritage in Gaziantep

07/02/2012 Yorumlar kapalı

07.02.2012, Şalom

Summary in English below.

1979 yılında tüm Yahudilerin şehri terk etmesinin ardından bakımsızlıktan yıkılan Gaziantep Sinagogu, restore ediliyor. Sık sık şehri ziyaret ederek bu restorasyonda etkin rol almaya çalışan Gaziantep Yahudisi Özkul Arkadaş, bu süreçte neler yapıldığını ve Gaziantep’in Yahudi tarihini anlatıyor.

“Otu çek, köküne bak” derlermiş… Çocuklarına kökenlerine dair bilgi bırakma çabası içinde araştırmalara başlayan Özkul Arkadaş, bu çalışmalar sonucunda çok arzu ettiği Gaziantep Sinagogu’nun onarılması için sık sık şehri ziyaret ederek etkin rol alıyor.

‘Arkadaş Levi’ ailesi Gaziantep kökenlilerin aşina oldukları bir soyadı. Rav Büyükbaba Arkadaş’ın ardından oğulları da 1960 yılından sonra Rav olarak görev almışlar. Rav Moşe Arkadaş Levi’nin küçük oğlu olan Özkul Arkadaş, gönül borcunu Gaziantep Sinagogu’nun onarımında çaba sarf ederek ödüyor.

 Kaç yılına kadar Gaziantep’te yaşamaya devam ettiniz?

1979 yılına kadar oradaydık. Gaziantep’in Yahudi yerleşimi bin yıla yakın bir tarihtir. Şehirde biri küçük biri büyük olmak üzere iki sinagog vardı. Şehirde herkes birbirini tanırdı, bizler oradan ayrılana kadar 130 kişi kadar bir Yahudi nüfusu vardı. Günümüzde hiç Yahudi kalmadı. 1978 yılında beraber büyüğümüz üç arkadaş askere gittik ve şehre geri dönmedik. Ülkenin o dönemki anarşik durumu göçe neden oldu.  Aralarında üç kardeşimin de bulunduğu büyük bir çoğunluk İsrail’e göç etti. İstanbul’a gelen aile sayısı çok az…

Tamamına ulaşmak için tıklayın.

Summary

After all Jews in Gaziantep left the city in 1979 the sinagog collapsed because of neglect.  Many people left the city because of the anarchy in the city then and migrated to Israel. Now the sinagog is being restored. Özkul Arkadaş, a Gaziantep Jew, visits the city frequently and tries to take active role in the restoration process. In the interview he tells about his life in Gaziantep until 1979 and after.

________________________________________________________________________________________

 

Bigotry embedded inside us and the demolition in Malatya

06/02/2012 Yorumlar kapalı

06.02.2012, Hurriyet Daily

ORAL ÇALIŞLAR

I talked to Malatya Mayor Ahmet Şakır and European Union  Minister Egemen Bağış after the sudden overnight demolition of the annexes of the Armenian cemetery in this eastern province on Friday.
Egemen Bağış was sad. He got my “I could not reach you” note. He said he had even sent a message, “I called you back; I could not reach you.” When I reviewed my missed calls, I saw it, he was right. He had called.

“There was a mistake that I guess was not ill-intentioned. They will correct it. I will personally monitor the process,” Bağış explained. He also admitted that he was anxious when he first heard of the incident, thinking, “How are we going to explain it?”

I talked to the Malatya mayor in the evening. “The demolition team went there just to knock down the guard’s cabin. They demolished all the annexes because of a communication failure. We, as the metropolitan municipality, will build the demolished prayer place and the cabin for washing the dead as soon as possible.”

Old reflexes

It was five years ago that the Zirve Publishing House massacre happened. (Three Christians were brutally murdered in 2007.) The “potential” in the city was recognized by the “Ergenekonists.” Actually, we can talk about a build-up going way back to old dates. (In the 1970s, the city was turned upside down after its mayor, Hamid Fendoğlu, died after a bomb package exploded; an Alevi-Sunni conflict was provoked and one of the stones on the road leading to the Sept. 12, 1980, coup was paved in Malatya.)

We can say there is a thin line between conservatism and religious bigotry. This line is always open to political abuse; to masses being diverted into social conflicts. At the end of the 1970s, the Kahramanmaraş, Sivas, Çorum, Elazığ, Malatya and other incidents are bitter examples of this phenomenon.

In any case, both the general public and the religious segment of society have drawn some conclusions and lessons from what was experienced, and they continue to do so. Those circles that had to endure the pain of coups have started questioning how much the coup organizers and those who wanted to drive Turkey  into internal chaos were given credit in the past. The more they question it, the better they can evaluate the incidents from a wider and unprejudiced angle.

On the other hand, it is obvious that it is not easy for anyone to get rid of old reflexes. We can say this about the latest demolition incident in Malatya: We are facing a serious situation that cannot be circumvented with the word “mistake.” Unless we fully acknowledge this fact, it will not be quite possible for us to overcome “mistakes.” In one way, the presence of an Armenian cemetery in Malatya and Armenians, though only a handful, struggling to exist are sources of hope. We can say that the number of those who share this stance is gradually increasing.

Indeed, “old reflexes” and “political-benefit hunters” are right in front of us as “the other side of the truth.” When I visited Malatya three weeks ago, I had heard that this new building built at the Armenian cemetery had sent some segments into action.

Some were collecting signatures and were trying to hit the Justice and Development Party (AK Parti) municipality in its soft underbelly by saying, “They are building a church here.” These circles who are masters at calculating the thin line between conservatism and “religious bigotry” had the intention of making life difficult for the municipality by saying “they are cooperating with the infidel.” We can say these circles, in a sense, have accomplished their goals. I don’t think the demolition was a coincidence. I am guessing that there was also a “build-up” behind those who had arrived at the venue for the demolition. We know and we see that the backward mentality against “the other” still has significant marks in our society.

More.

oral.calislar@radikal.com.tr

Oral Çalışlar is a columnist for daily Radikal in which this piece appeared on Feb 5. It was translated into English by the Daily News staff.

 

________________________________________________________________________________________

Rahip Santoro Cinayeti’ndeki “Sessizlik” / “Silence” in the priest Santoro murder

06/02/2012 Yorumlar kapalı

Bianet, 06.02.2012

Summary in English below.

Altı yıl önce gerçekleşen Rahip Santoro cinayeti hakkında görüştüğümüz Orhan Kemal Cengiz, olayın Dink cinayeti ve Zirve Yayınevi katliamı ile birlikte ele alınması gerektiği ve üç olayda da hem polisin hem askerin parmağı olduğu görüşünde.

Trabzon’daki Santa Maria Kilisesi’nin Katolik rahibi Andrea Santoro’nun   5 Şubat 2006′da silahlı saldırı sonucu öldürülmesinin üstünden altı yıl geçti.

Santoro cinayeti hakkında görüştüğümüz hukukçu-yazar Orhan Kemal Cengiz, Santoro cinayeti, Hrant Dink cinayeti  ve Malatya’da Zirve Yayınevi’nde   gerçekleşen katliamı bir bütün olarak ele almak gerektiği görüşünde.

Üç olay arasında pek çok şüpheli bağlantı olduğunu düşünen Cengiz, Santoro dosyasının, olayın bir çocuğun üstüne yıkılarak kapatıldığını, oysa dosyanın yeniden açılması durumunda Hrant Dink cinayeti ve Zirve Yayınevi katliamını da aydınlatabilecek delillere ulaşılabileceğini ifade etti.

 Cinayet sonrası gözaltına alınan 16 yaşındaki Oğuzhan Akdin, emniyet ve savcılıkta susma hakkını kullandıktan sonra çıkarıldığı mahkeme tarafından tutuklanmıştı.

Trabzon savcılığı tarafından hazırlanan iddianamede Akdin için “tasarlayarak insan öldürmek” suçlamasıyla ağırlaştırılmış müebbet istenirken 10 Ekim’de Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi’ne çıkarılan Akdin, 18 yıl 10 ay 20 gün hapis cezasına çarptırıldı.  Daha sonra Yargıtay, 4 Ekim 2007′de kararı onadı.

 Gazeteci Ertuğrul Mavioğlu , bianet’e yazdığı 14 Ağustos 2008 tarihli makalesinde  Ergenekon iddianamesindeki Ege Ordusu İstihbarat Başkanlığı evrakında sıralanan misyonerlik faaliyetlerinin olduğu şehirlerin listesine atıfta bulunarak, buralarda Hıristiyanlara yönelik saldırılardaki artışa dikkat çekiyordu.

Mavioğlu, tüm bu saldırıların ortak yanı olarak ise yakalanan kişilerin ya çocuk ya da akli dengesi bozuk kişiler olduğunun altını çiziyordu.

Santoro cinayeti sonrasında da o sırada 16 yaşında olan Oğuzhan Akdin olayın tek faili olarak tutuklandı.

Ancak 16 yaşında bir çocuğun 10 bin liralık Glock marka tabancaya nasıl ulaştığı, bu yaşta bir çocuğun uzak mesafeden iki kurşun sıkıp ikisini de hedefe nasıl isabet ettirdiği, Dink ve Santoro cinayetlerinde polis Muhittin Zenit’in rolü, Dink cinayeti sanıklarından Yasin Hayal’in Rahip Santoro’yu dövdüğü gibi pek çok iddia ve soru işareti dosyayla birlikte rafa kalkmış oldu.

 Hukukçu, yazar Orhan Kemal Cengiz, Rahip Santoro cinayetini, sonrasında yaşanan Hrant Dink cinayeti ve Malatya’da Zirve Yayınevi katliamının başlangıç vuruşu olarak değerlendiriyor.

Üç olayda da katil profillerinin aynı şablondan çıkmış gibi olduğunun altını çizen Cengiz, bu gençleri şöyle tarif ediyor:

“Yaşları 17-19 arası değişen, aşırı milliyetçi, bir şekilde devletin istihbarat birimleriyle bir hikayeleri olan ve aslında tam da Ergenokan’da bahsedilen lümpen gençlerin örgütlenmesi konseptinde anlatılanlara tıpa tıp uyan bir model.”

Santoro cinayetinden sonra toplumun olayı “öfkeli bir delikanlı Hıristiyan din adamını öldürdü” şeklinde yorumladığını, tüm bağlantıların Zirve Yayınevi katliamı sonrası kurulduğunu söyleyen Cengiz, Santoro cinayeti dosyasının, hiç kimsenin bir şey anlamasına fırsat kalmadan, son derece hızlı şekilde kapatıldığını söyledi.

Haberin tamamına ulaşmak için tıklayın.

Summary

Lawyer/writer  Orhan Kemal Cengiz commented on the case of Priest Santoro who was killed on 5 February 2006 saying that this case must be considered together with the case of Hrant Dink and the murder of three Christians in 2007 in Malatya. He argues that these have many common elements including the profile of perpetrators. He also argues that if the Santoro case were re-opened, this could help to solve the other two cases. Following the Santoro murder, O. Akdin- 16 at the time- was sentenced to 18 years, 10 months and 20 days in prison.

________________________________________________________________________________________

 

DKAB derslerinin AİHS’ne aykırılığı ve ‘dindar nesil’ meselesi / Compulsory Religious Culture and Ethics lessons and the “religious generation” issue

06/02/2012 Yorumlar kapalı

Taraf, 06.02.2012

Summary in English below.

DKAB Derslerinin AİHS’ne Aykırılığı ve “Dindar Nesil” Meselesi

Mine Yıldırım- AAbo Akademi, inancozgurlugugirisimi.wordpress.com

Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi (DKAB) dersleri, kapsayıcı olması yönünde atılan adımlara karşın, Türkiye’nin uluslararası ve anayasal insan hakları yükümlülükleri açısından sorunlu olmaya devam ediyor. Yeni Anayasa’nın özgürlükçülüğüne dair önemli bir ölçüt, DKAB dersleri meselesi konusunda ne yapacağı olacaktır. Başbakan Erdoğan’ın “dindar bir nesil yetiştirmek istiyoruz” ifadesi, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın çocuk ve gençlere yönelik projeleri (2012-2016 projesi kapsamında) ve hükümetin DKAB derslerinin devamı konusunda kararlılığı ile beraber okunduğunda “dindar bir nesil yetiştirmek” için eşgüdümlü bir projenin hayata geçirilmekte olduğunu söylemek mümkün hale geliyor.

Aslında DKAB dersleri devletin hem taraflı hem de tarafsız olamayacağının en güzel örneği. Bu dersle ilgili en büyük sorunlardan biri hem “din dersi” hem de “dinler hakkında bir ders”  olmaya çalışmasıdır. Oysa din dersi olsa izlenmesi gereken yol farklı, dinler hakkında bir ders olsa izlenmesi gereken yol farklı olacaktır.

Bilgi sahibi bir değerlendirme yapabilmek için öncelikle dersin niteliklerine bakmak gerek. DKAB dersi ilköğretim ve liselerde zorunludur, sadece Hıristiyanlar ve Museviler muafiyet hakkına sahiptir. Buna göre, Bahailer, ateistler, agnostikler, Budistler, vs. ve herhangi bir nedenden ötürü çocuklarının bu dersi almasını istemeyenlerin çocukları da  bu derse girmek zorundadır. DKAB dersleri kitaplarının içeriğine bakıldığında, öğrencileri, Islam dinini- bu dinin tüm öğrenciler tarafından benimsendiğini varsayarak- anlamak ve uygulamak üzere yetiştiren niteliklere sahip olduğu görülecektir. İbadet uygulamaları, dua, namaz ve oruç dahil olmak üzere, dersin önemli bir parçasını oluşturuyor. Bunlara ek olarak, Diyanet İşleri Başkanlığı’yla işbirliği içinde, çocukların camiye götürülmesi (Çocuk Cami buluşmasında olduğu gibi- ve artık bunun giderek artan sistematik bir uygulama haline geleceğini düşünebiliriz) gibi uygulamalar bu eğitime farklı boyutlar katıyor. Danıştay’ın DKAB derslerine ilişkin kararlarında, haklı bir şekilde saptadığı gibi bu dersler “Din Kültürü” değil, “belirli bir dinin öğretilmesini amaçlayan din derslerdir”. Danıştay  Anayasa’daki “Din Kültürü” ifadesinden ötürü bu derslerin “dinler hakkında” olması gerektiğine hükmetmişti. Maalesef bu karar MEB tarafından dikkate alınmamaktadır.

Dersin nitelikleri ışığında, devlet, ebeveyinler ve çocuk açısından ortaya önemli yasal meseleler çıkmaktadır. Herhangi bir ülkede, din ve devlet ilişkisi modeli ne olursa olsun, devletin eğitim alanında önemli görevleri vardır ve bu alandaki sorumluluklarını tarafsız ve yansız bir şekilde yürütmek zorundadır. Buna göre devlet, “dinler hakkında” yansız bir dersi okullarda zorunlu kılabilir. Ya da,  ayrımcı olmayan muafiyet düzenlemesi yapıldığı takdirde, devlet okullarında “belirli bir din hakkında” ders verilebilir. Her ne kadar Faruk Çelik mevcut biçimiyle DKAB derslerinin AİHM’nin kriterlerine uyduğunu açıklamış olsa da, yukarıda betimlediğim (yeni kitaplar ışığında) DKAH modelinin AİHS’in nesnellik ve yansızlık kriterleriyle bağdaştırılması zordur.

Ebeveyinlerin çocuklarını kendi din veya felsefi inançları doğrultusunda yetiştirme hakları hem uluslararası sözleşmeler hem de AGİT siyasi yükümlülükleriyle tanınmıştır. AİHS’ye göre (1. Protokol Madde 2), devlet, eğitim faaliyeti sırasında, ebeveyinlerin çocuklarını dini ve felsefi görüşleri doğrultusunda yetiştirme hakkına saygı duyar.  Bunun anlamı, devletin anne babanın isteği doğrultuda eğitim verme yükümlülüğüne sahip olması değil, ebeveyinlerin verilen dini eğitime itiraz edebilecek olmasıdır. Türkiye’de de, ateist ve Alevi ailelerin benzer itirazları olmuştur ve olmaktadır. Danıştay’ın muafiyet yönünde verdiği kararlar ise, ne yazık ki, devlet tarafından kalıcı bir çözüm üretmek için dikkate alınmamaktadır.

Devlet, ebeveyin ve çocuktan oluşan bu üçlü yapıda, eğitimin merkezinde yer alması gereken çocuğun din ve inanç özgürlüğü hakkına sahip olduğunun unutulmaması gerekir. Ülkemizde on sekiz yaşına gelene kadar bu hak çocuklar için, eğitimle ilgili olarak, ebeveyinler (ve devlet) tarafından kullanılmaktadır. Çocuk olgunlaştıkça, gelişen kapasitesi dikkate alınarak bu alanda söz sahibi olmalıdır. Ne yazık ki,  bu alanda, ülkemizde belki de en fazla gözardı edilen birey çocuktur. Hem devlet hem de ebeveyinler – ve hatta toplum- çocuğun dinsel eğitimi konusunu farklı amaçlara ulaşmak için sahiplenmektedir. Kurgulanacak dinsel kimliğin nasıl bir “işleve” sahip olduğu bu noktada bütün bu taraflar açısından çok önemli görülmektedir. Özellikle lise çağındaki gencin bu alanda seçim hakkını kullanabilmesinin yolu açılmalıdır.

Son olarak, azınlıkların hakları ve belirgin özelliklerine de dikkat edilmesi gereklidir. Söz konusu din dersi de olsa, dinler hakkında ders de olsa, içerik ve uygulama, dinsel azınlıklar göz önünde bulundurularak da değerlendirilmelidir. Türkiye’de, özellikle muafiyet uygulaması bu açıdan, ivedi olarak iyileştirilmesi gereken bir meseledir. Muafiyet haklarını kullanan Protestan ve Yehova’nın Şahidi ailelerin çocuklarının mağduriyetlerine ilişkin haberler kaygı vericidir. Öte yandan, muafiyetin örnek olacak şekilde uygulandığı okullar vardır ve bu iyi örnekler teşvik edilmelidir.

Sonuç olarak, Türkiye şuna karar vermek zorundadır, “din dersi” mi verecek, yoksa “dinler hakkında ders” mi verecek? İnsan hakları hukuku açısından her ikisi de mümkündür ama “din dersi” (ki mevcut haliyla DKAB dersi bu kategoriye girer) zorunlu olamaz, ayrımcı olmayan bir muafiyet uygulaması oluşturulmalıdır. “Dinler hakkında ders” ise zorunlu olabilir ancak nesnellik kriteri ve azınlıklara karşı hassasiyet saygı gösterilmesi gereken unsurlardır. Aksi takdirde, mevcut uygulama, devletin yansızlığına gölge düşürdüğü gibi, öğrenci ve ebeveyinlerin din ve inanç özgürlükleri açısından da kabul edilemez bir durum ortaya çıkarmaktadır. Başbakan’ın dindar bir nesil yetiştirme amacıyla ilgili sözleri ise bu yönde bir değişiklik yapılacağına dair umut verici olmaktan uzak. Aksine, açıklama, belirli bir dinin öğretilmesi ve benimsetilmesini içeren “din dersinin” zorunlu olmaya devam edeceği ve Diyanet destekli olarak zenginleştirileceğinin güçlü bir işaretidir.

Habere ulaşmak için tıklayın.

Summary

The Government’s decisiveness about continuing the compulsory Religious Culture and Ethics lessons, coupled with the Diyanet’s plans for 2012-2016 directed at children and youth and Prime Minister Erdoğan’s statement saying “We want to raise a religious generation” raise questions about the neutrality of  the state in public policies, including education. The current Religious Culture and Ethics lessons which are compulsory start in Grade 4 and continue through high school. Even though new books draw more from the Alevi tradition compared to the previous books, they instruct in a particular religion and include the memorization of prayers and learning of rituals. Hence they are not lessons about religions but about a particular religion. Yet, only Christians and Jews may be exempted from these classes. The Bahai, atheists as well as the  unconcerned must take these lessons. Prime Minister Erdoğan said recently that as a conservative democratic party they want to raise a “religious generation”.  This statement may be viewed as a signal that the compulsory nature of religious instruction will continue and enriched with the participation of the Diyanet in the project of raising a religious generation in Turkey.

________________________________________________________________________________________

 

Bozdağ: Religious directorate not to fund cemevi construction

02/02/2012 Yorumlar kapalı

02.02.2012, Today’s Zaman

Deputy Prime Minister Bekir Bozdağ stated on Monday that the Directorate of Religious Affairs has no plans to allocate funds for the construction of Alevi houses of worship, a statement which follows a recent push by Alevi groups to receive official status for cemevis, the religious minority’s traditional center of worship.

Bozdağ, during a press conference on Monday, said, “Just as it is not the duty of the Directorate of Religious Affairs to build mosques, it is not the duty of the directorate to build cemevis.” The declaration came in response to a question by Republican People’s Party (CHP) deputy Ensar Öğüt, who asked Bozdağ: “Is the directorate planning to build cemevis in villages and neighborhoods inhabited by Alevis? Will you be planning to make any efforts towards restoring the legal status of cemevis?”

Cemevis have not been legally recognized by the Turkish state since the passage of the 1925 Closure of Dervish Lodges Law, which shuttered the country’s Sufi orders, dervish lodges and other non-orthodox centers of Islamic worship. While Bozdağ did not comment of whether or not the government was planning to legally recognize cemevis as official places of worship, the government announced an “Alevi opening” in 2009, and several high-ranking figures, including President Abdullah Gül, have since been said to “unofficially recognize” them as centers of worship through a series of visits and speeches at cemevis.

In November 2011, Todays’s Zaman reported that an Ankara court sided with a cemevi when Ankara municipal officials objected to the worship center’s declaration that is was a “house of worship” in its charter. The court sided with the cemevi on the basis that “Alevi cemevis or cem houses have been socially known and accepted as places of worship for centuries.”

More.

________________________________________________________________________________________

“Başörtüsüne Anayasal Düzenleme Yapılmalı” / “Constitutional provision needed for the headscarf”

01/02/2012 Yorumlar kapalı

01.02.2012, Yeni Akit

Summary in English below.

Hızlı bir kuruluş aşaması yaşayan ve Türkiye’de teşkilatlarını tamamlayıp hiç durmadan o hızla genel seçimlere giren Halkın Sesi Partisi (HAS Parti), Genel Başkanı Prof. Dr. Numan Kurtulmuş’un o dönem söylediği gibi, “Maksat hasıl olmuş, bu fidan tutmuştur” sözünü apaçık ortaya koyuyor. HAS Parti, ürettiği fikir ve TBMM’de olmamasına rağmen yaptığı muhalefet ile dikkatleri üzerine çekmeyi sürdürüyor. İşte gündeme dair önemli mevzuları konuştuğumuz Prof. Dr. Numan Kurtulmuş ile yaptığımız o röportaj:

Milli Güvenlik dersi kaldırıldı? MGK ve YAŞ’ta oturma düzenleri de değişti. Bunlar yeterli mi?

- Milli Güvenlik dersinin kaldırılması doğru bir karardır; ancak yeterli değildir. Mesela Yüksek Askeri Şura’da (YAŞ) Sayın Başbakan’ın masanın başında oturması güzel bir resimdir. Yine Sayın Cumhurbaşkanı’nın, Milli Güvenlik Kurulu’nda asker-sivil her iki taraftan karışık oturması da çok güzel bir resimdir. Bizce kimin nerede oturduğu değil, kimin nerede durduğu önemlidir. Bu nedenle biz diyoruz ki; Türkiye’de öncelikle sivil-asker ilişkilerinin normalleşmesi gerekir. Bunun için de MGK ve YAŞ’ın anayasal kurumlar olmaktan çıkarılması gerekiyor. YAŞ’ın Milli Savunma Bakanlığı’na bağlı, MGK’nın da Başbakanlığa bağlı istişari bir kurul haline getirilmesi gerekir.

28 Şubat bitti mi? Has Parti olarak 28 Şubat süreci ile ilgili suç duyurusunda bulundunuz..

- 28 Şubat bitmedi. Bütün bu yasal düzenekleri yapmadığınız sürece de bitmez. İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesi hala duruyor. Hala birtakım faili meçhul cinayetler işlenebiliyor. Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopter kazası kuvvetle muhtemeldir ki bir suikast gibi görünüyor. Hrant Dink meselesi, kazılarda çıkan kemikler, kimsenin konuşmadığı Bayram Ali Hoca, Hızır Ali Hoca’nın suikastleri gibi çok açık faili meçhul cinayetler devam ediyor. Bütün bunlar 28 Şubat mantığının sürdüğünü gösteriyor. Türkiye’de herkesin yerli yerine oturtulduğu, sadece kendisine ait olan kamu görevini yaptığı, kimsenin birtakım kirli işlere cesaret edemeyeceği Türkiye oluşmalıdır. Bunun yolu da 28 Şubat ve 27 Nisan’la hesaplaşılmasıdır. Biz Halkın Sesi Partisi olarak 28 Şubat ile ilgili çok geniş kapsamlı bir suç duyurusunda bulunduk.

Başörtüsü sorunu bugün çözülmüş gibi görünüyor. Ancak yarın CHP iktidara gelirse, yeniden bir yasak uygulamaya kalkışırsa ne olacak?

- Hukuken dün de başörtüsü yasağı yoktu, bugün de yok. Allah korusun başörtüsüne karşı çıkan bir hükümet geldiği zaman, silbaştan yeniden 28 Şubat’ın karanlık dönemine dönülebilir. Lafla peynir gemisi yürümez. Bu konuda yasal mevzuat düzenlenmelidir. Biz anayasanın 24. maddesindeki inanç özgürlüğü meselesinin çok ciddi şekilde düzenlenmesi gerektiğini düşünüyoruz. Hiç kimse kıyafetinden, inancından ve inancını yaşamaktan dolayı ne kamu hizmetlerinden, ne de eğitim hakkından mahrum bırakılmamalıdır. Bunların açık şekilde Anayasa’ya yazılması gerek. Bu yapılmadığı sürece bugün bu hükümet göz yumar, yarın başka bir hükümet göz yummaz. Aslında bu konuyu konuşmak bile çağdışıdır. Herkes inancını nasıl yaşıyorsa yaşasın.

Binlerce başörtüsü mağduru var. Bu mağduriyetlerin giderilmesi gerekmiyor mu?
- Kamu görevlileri ile ilgili olarak kamu görevinden atılmış olanlar için tekrar dönüş imkanı sağlayacak yasal düzenleme yapılabilir. Ama dediğim gibi Anayasa’da inanç özgürlüğünü ciddi şekilde tahkim etmek gerek.

Habere ulaşmak için tıklayın.

Summary

In an interview given to the Yeni Akit Daily, The Chair of the HAS Party (The People’s Voice Party) Numan Kurtuluş said that the right to freedom of belief must be properly protected in the new Constitution. He said, “Legally speaking, there was no prohibition on the headscarf in the past, neither is there a prohibition today. May God forbid, but if a government came to power which is against the headscarf, then we can go back to the dark February 28 period. …There must be legal regulation on this issue….No one should be deprived of the right to employment and education because of their clothing, because of their belief or practicing that belief.”

________________________________________________________________________________________

 

“Anayasa çalışmalarına etnik gruplar dahil edilsin” / “Ethnic groups should be included in the Constitution making process”

01/02/2012 Yorumlar kapalı

30.01.2011, anayasa2011.com

Summary in English below.

Alevi Kültür Derneği Bursa Şubesi tarafından düzenlenen ‘Anayasa Çalışmaları Öncesi Alevi-Bektaşi Talepleri ve Alevi Örgütlenmesi Paneli’ne katılan Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Selahattin Özel, Alevi Çalıştayı’ndan umduklarını alamadıklarını anlattı. Anayasa ile ilgili sadece aleviler için taleplerinin söz konusu olmadığını ifade eden Özel, “Türkiye’de yaşayan tüm azınlıklar, etnik gruplar dahil edilerek anayasa çalışması yapılsın istiyoruz. Bu konuda samimiyiz” diye konuştu.

Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Selahattin Özel, “Alevilerin inanç özgürlüğü kapsamında, laik, demokratik, ilerici, katılımcı, çoğulcu bir demokrasi olursa bu sorunlar çözülür. Aleviler için taleplerimizi belirten bir dosya sunduk. Çünkü insan hakları ile ilgili evrensel beyannamelere imza koyuyoruz. Bunların hepsinin güvence altına alınmasını istiyoruz. Şu an fiilen, fiziken var olan aleviler ismen yoklar, hukukta yoklar, Anayasa’da yoklar, hak alımında yoklar. Dolayısıyla bununla ilgili çalışmaların hızlanması lazım. Cem evlerinin yasal statüye kavuşmasını istiyoruz. Ama asıl talebimizin temelinde diyanet yatıyor. Diyanet meselesinin çözülmesi gerekir diye düşünüyoruz” ifadelerini kullandı.

Habere ulaşmak için tıklayın.

Summary

The Chair of the Alevi Bektashi Federation Selahattin Özet took part in a Panel about “Alevi-Bektashi Demands for the New Constitution” and said that they were not able to achieve what they hoped for in the Government’s Alevi Workshops. About the Constitution he said that their demands are not only for the Alevi but that  they want all minorities, including ethnic groups, to be included in the constitution making process. Regarding the Alevi he said that they have submitted a file on the demands of the Alevi in Turkey to the Constitution Reconciliation Commission. He added saying, “We want the cemevi to gain legal status. But our main demands concern the Diyanet. We think that the Diyanet issue needs to be resolved.”

________________________________________________________________________________________

Alevis look to European Court of Human Rights for cemevi recognition

31/01/2012 Yorumlar kapalı

29.01.2012, Today’s Zaman

In a bid to gain official governmental recognition for Alevi houses of worship, a prominent Alevi civil group has petitioned the European Court of Human Rights to help end what it defines as “decades of official discrimination” against the 6-12 million strong minority community.

In an exclusive interview Thursday with Sunday’s Zaman, İzzettin Doğan, president of the Alevi association Cem Foundation, said that he had officially petitioned the European Court of Human Rights in the wake of an Ankara court ruling earlier this month that found “no legal basis” for the recognition of Alevi places of worship, known as cemevis, in existing Turkish law.

The petition is the latest development in the frustrated quest of Alevis to gain recognition for cemevis in a Sunni-majority nation. “This issue cannot be left to the opinion of the government. This is a basic human right; it is the right to freedom of religion,” said Doğan.

Alevis practice a form of Shiite Islam that mixes Sufism with ancient traditions of Anatolian folk culture into a form of worship largely unique to present-day Turkey. Just what defines Alevism, however, varies widely within the religious community. “Some see it as simply a different practice of Islam; others see it as a completely different religion. Others say it is the very essence of Islam,” İstanbul Şehir University assistant professor of social sciences Talha Köse told Sunday’s Zaman on Thursday.

The religion’s unorthodox practices have for years made it the target of a state that has left Alevism out of text books on religion, has constructed mosques rather than cemevis in Alevi villages and has refused to recognize Alevis as a religious community distinct from orthodox Islam. Alevism has technically been banned in Turkey since the 1925 Closure of Dervish Lodges Law, which shuttered the country’s dervish and Sufi orders as the early republican state sought to limit the reach of both orthodox and non-orthodox forms of Islam.

Despite decades of state opposition to the Alevi community, however, Doğan’s petition to the European Court of Human Rights comes at a time when both Alevi foundations and voices from within the government say that attitudes are changing and a historic turn for Alevi rights may be nearer than imagined. “Mentalities are definitely changing, and the flow of change is going to be for the benefit of cemevis,” said Şule Toktaş, an assistant professor at Kadir Has University and coauthor of a recent Foundation for Political, Economic and Social Research (SETA) report on Alevism and the Turkish government.

Government reforms: built to pass?

If Alevism remains unrecognized by the state, it will certainly not be for a lack of talk. In 2009, the Turkish government announced an “Alevi opening” and made plans to hold a number of informal talks that would bring together prominent members of the Alevi community and high-ranking government ministers.

Sunday’s Zaman predicted in 2009 it was very likely after the year’s round of talks “Alevi dedes, or spiritual leaders, [would be] included on the payroll of the Religious Affairs Directorate and the Culture Ministry,” and further stated that cemevis might soon be listed “as places of worship whose utility bills are paid for by the state.”

More.

________________________________________________________________________________________

Diyanet ve İslam Dışı Tehdit / The Diyanet and non-Islamic Threats

30/01/2012 Yorumlar kapalı

30.01.2012, Radikal

Summary in English below.

Diyanet İşleri, geçen Stratejik Rapor’unda din dersiyle derdi olan Alevileri ‘tehdit’ ilan etmişti. Bu sefer de İslam dışı her türlü inancı mı tehdit olarak belirledi?

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2012-2016 yılları için düzenlediği Stratejik Plan yayımlandı. Bu da benim hobim. Çeşitli devlet kurumlarının stratejik planlarını ve performans planlarını takip ediyorum. Yenileri yayımlanınca tatlı bir heyecanla, bu güzel belgeleri bilgisayarıma indirip yavaş yavaş okuyorum.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bundan önceki raporu 2009-2013 yılları arasındaki stratejiyi kapsıyordu. O raporun GZFT, yani ‘Güçlü-zayıf yönler, fırsatlar-tehditler’ bölümü tartışmaya yol açmıştı. Radikal gazetesi, 22 Kasım 2010 tarihinde manşetini bu tartışmaya ayırmıştı. Gazete, ‘Kardeştiler, tehdit oldular’ manşetiyle çıkmıştı.
Sebebi ise raporun tehditler bölümünde, ‘kimi çevrelerce zorunlu din dersinin kaldırılması taleplerinin olması’nın gösterilmesiydi.

Yeni tehditler neler? 
Çeşitli Alevi derneklerinin zorunlu din dersinin varlığına ya da içeriğine karşı eleştirileri olduğu biliniyor. Hatta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, söz konusu rapor hazırlanmadan evvel yapılan bir başvuru sonucunda Türkiye’nin eğitim hakkını ihlal ettiğini tespit eden bir karar verdiği de ortada. Başvuran da bir Aleviydi.
Bu stratejik rapor hakkında çıkan haberler nedeniyle DSP milletvekili Süleyman Yağız, Bakan Faruk Çelik’e bir soru önergesi verdi. Önerge, “İstekleri tehdit olarak görüldüğüne göre Aleviler de tehdit olarak mı görülmektedir?” sorusunu içeriyordu.
Bakan verdiği cevapta tehdit meselesine hiç değinmemiş, sadece din dersine ilişkin Alevilerden de görüş aldıklarını bildirmekle yetinmişti.
Diyanet İşleri’nin yeni raporunun ‘Tehditler’ bölümünde bu defa ‘zorunlu din dersinin kaldırılması talepleri’ yer almıyor. Görülüyor ki bu konudaki tartışma, en azından o cümlenin Stratejik Rapor’dan çıkarılmasıyla sonuçlanmış.
Bu gelişme, zorunlu din dersinin kendisinin ve içeriğinin kamuoyu önünde ayrıntılı bir şekilde daha fazla tartışılması gerektiğini de gösteriyor.
Peki, Diyanet İşleri Başkanlığı’na göre yeni tehditler neler?
Mesela şu: “İslam dışı inanç, düşünce ve yönelimlerin Müslüman zihninin bütünlüğüne yönelik müdahale çabaları”. Raporun burada tam olarak neyi kastettiği belli değil. Müslüman zihnin bütünlüğü ne demek? Bu her neyse ona karşı müdahale çabaları nedir? Bu müdahale çabalarının kaynağı olarak gösterilen İslam dışı inanç, düşünce ve yönelimlerden ne anlamamız gerekmektedir?

Rapor cidden stratejik 
Radikal’den gazeteci arkadaşımız İsmail Saymaz’ın ‘Nefret’ kitabında birçok boyutuyla ortaya koyduğu misyonerlere karşı saldırı dalgası hâlâ akıllarda ve çözülememişken, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bu ifadeyi açıklaması şart.
Geçen raporda din dersiyle derdi olan Alevileri ‘tehdit’ ilan ettikten sonra şimdi de misyonerler ve hatta İslam dışı her türlü inanç mı tehdit olarak belirlenmiştir?
İslam dışı inanç, düşünce ve yönelimden Diyanet İşleri ne anlamaktadır? Ne inançtır, ne düşüncedir, ne yönelimdir?
Bir başka tehdit ise raporda şöyle yer almış: “İslami gelenek içinde yer alan kimi görüş ve yorumların sübjektif anlayışlar doğrultusunda açıklanmasına yönelik çabalar”.
Müslüman zihnin bütünlüğü ve buna saldıran gayrimüslimler, İslami gelenek içinde yer almasına rağmen kafasına göre sübjektif yorum yapanlar.
Rapor hakikaten stratejik.
‘Gülen müftüler’ projeleri falan hep çok güzel. Ama bu tehdit algısı pek güldürmüyor. Müftüler gülsün, pek güzel. Ancak İslam dışı inançlar da İslami gelenek içinde yer alan sübjektif anlayışlar da gülsün.
Bir devlet kurumu, Diyanet İşleri’nin İslam anlayışını kendi raporunda tehdit olarak gösterse ne olur? O va kit Diyanet İşleri Başkanlığı’nın başka inançlara karşı bu tutumu nasıl bir cüretin ifadesi diye sorsam Müslüman zihninin bütünlüğüne müdahale etmekten hakkımda işlem yapılır mı?

Habere ulaşmak için tıklayın.

Summary

The Presidency of Religious Affairs (the Diyanet) has published the 2012-2016 Strategic Report which includes its strategic plans and performances.  This report lists opportunities and threats that the Diyanet faces. This year one of the threats is: “The efforts of non-Islamic beliefs, thoughts and tendencies to interfere with the integrity of the Muslim consciousness.” The report does not clarify what is meant by this expression. Another threat is listed as “Efforts to explain certain views and interpretations that are within the Islamic tradition through subjective understanding.” The report is certainly strategic in its view of non-Muslims that attack the Muslim consciousness and the subjective interpretations even though they are within the Islamic tradition.

_______________________________________________________________________________________

Nefret suçları yasası düzenlenmeli / Legislation on hate crimes is a must

30/01/2012 Yorumlar kapalı

26.01.2012, Evrensel

Summary in English below.

Türkiyenin imzaladığı uluslararası sözleşmelere rağmen, nefret suçlarına ilişkin yasalarda somut bir adım atmadığını, Türk Ceza Kanunu’nda nefret suçuna ilişkin tanımlamanın yer almadığını belirten Nefret Suçları Yasa Platformu üyeleri, yasanın bir an önce çıkması için başlattıkları Nefret Suçları Yasa Kampanyası’nı duyurdu.

49 örgüt ve çok sayıda kişinin katılımıyla oluşturulan Nefret Suçları Yasa Platformu, “Sen De Başkasın Nefretme” sloganıyla başlattıkları, Nefret Suçları Yasa Kampanyası’na ilişkin Taksim Hill Otel’de basın toplantısı düzenledi. Kampanyanın amaçlarına ilişkin bilgi veren Platform Üyesi Levent Şensever, Avrupa Güvenlik İşbirliği Teşkilatı (AGİT) üyesi 56 ülkeden 34’ünde nefret suçlarına ilişkin yasal düzenlemenin olduğunu, ancak Türk Ceza Kanunu’nda (TCK) bu suçun tanımının olmadığını söyledi. Türkiye’nin Birleşmiş Milletler (BM), Avrupa Konseyi (AK), AB ve AGİT sözleşmelerinde attığı imzalar nedeniyle yükümlülüklerinin olduğunu, ancak yasalarda somut bir adım atılmadığını dile getirdi.

Kampanyayla iki hedefleri olduğunun altını çizen Şensever, Meclisin gündemine yasal düzenlemeyi taşımak ve kamuoyunda bu düzenlemenin gerekli olduğuna dair farkındalık yaratmayı amaçladıklarını söyledi. Nefret suçunun hedeflediği grupları, ırk, ulusal kimlik, cinsiyet, cinsel yönelim, din ve inanç, siyasal eğilimler, bedensel ve zihinsel engellilik, sağlık durumu, eğitim durumu ve toplumsal statü olarak sıralayan Şensever, TCK’de bu suçun tanımının olmamasının önemli bir sorun yarattığını dile getirdi.

Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu ise, yasal düzenlemenin, pek çok mağdur grubun demokrasi ve adalete güvenini artıracağını söyledi. Toplumun geniş kesiminde böyle bir yasal düzenlemenin gerekliliğine dair ortak bir kanaat oluştuğunu ifade eden İnceoğlu, tüm kamu yetkililerini, medya organlarını, sivil toplum örgütlerini ve tüm yurttaşları kampanyaya destek vermeye çağırdı. 

Habere ulaşmak için tıklayın.

Summary

Hate Crimes Platform has started a campaign for the adoption of Law on Hate Crimes in Turkey. More than 49 organizations are part of the Platform. Platform Member Levent Şensever  said that  34 of the 56  OSCE participating states have have hate crimes legislation. Yet, Turkey, in spite of its political commitments has not taken the necessary steps to create the necessary legislative framework for hate crimes. Even though there are certain applicable provision in the Turkish Criminal Code, the fact that there is not a definition of hate crimes in the Turkish legislation is seen as crucial problem.  The campaign has two goals, first, to bring the draft legislation to the National Assembly’s agenda and secondly to create a general awareness about  hate crimes.  

________________________________________________________________________________________

 

Protestan Kiliseler Derneği Başkanı Zekai Tanyar ile Türkiye’deki Protestanlar Üzerine bir Söyleşi

25/01/2012 Yorumlar kapalı

25.01.2012, IOG

Türkiye’deki küçük Protestan toplumunun büyük bir kesimini temsil eden Protestan Kiliseler Derneği, geçen hafta 2011 yılı Hak İhlalleri Raporunu yayınladı. Derneğin Başkanı Zekai Tanyar’a hem raporla ilgili hem de Türkiye’deki Protestanlar’ın sorunlarıyla ilgili sorular yönelttik.

Geçen hafta, Protestan Kiliseler Derneği tarafından yayınlanan 2011 Hak İhlalleri Raporu’na bakıldığında Protestan toplumuna yönelik olarak hemen hemen her ay sözlü veya fiziksel bir saldırı olduğu görülüyor? Bu konudaki değerlendirmelerinizi alabilir miyiz? Önceki seneye ve senelere göre de karşılaştırabilir misiniz?

“Belki bir şeyler değişmekte, temel insan haklarında kafa yapısı belki değişiyor” derken bir bakıyorsunuz yine ön yargı ve dışlamanın körüklendiğini görüyorsunuz. İncil’de ‘ağız yürekten taşanı söyler’ diye yazar, birçok ülke önderinin beyanı, resmi makamların tepkileri ve birçok gazetenin yazılarına baktığınızda, özellikle de Hristiyanlara karşı tutumların maalesef ne denli olumsuz olduğunu açıkça görüyorsunuz. Söylemlerde hoşgörülü gözükmeye çalışırken bile kaş yapalım derken göz çıkarıldığını sık sık görüyoruz. Yani sonuçta yapılan olumlu idari ve yasal değişikliklerin adalete ikna olmuş bir anlayıştan gelmediği ortada. Ama tabii neden ne olursa olsun olumlu değişimlere yine şükrediyoruz ve umarız bunların verdiği fırsatlar zaman içinde anlayışlarda da köklü değişimlere yol açar. Bu bakış açıları değişmedikçe bana bu soruyu 1-5-10 yıl sonra da sorsanız aynı yanıtta takılıp kalacağız.

 Sizce bu saldırıların nedeni nedir? Sistematik mi, yoksa münferit mi?

Yanıtım ilk soru ile bağlantılı bir olacaktır. Saldırganlıkların kökleri inançlar arası üstünlük kavgası, tarihsel yanlışlar ve ön yargılar, korkular, politik çıkarlar vb. bir çok unsur taşıyor tabii. Mevcut tutumlar ise hem sistematik hem de münferit saldırılara neden olmaktadır. Hatta yaygın menfi propaganda ve çığırtkanlıklar neticesinde münferit saldırılar bile dolaylı olarak sistematik girişimlerin sonucudur diyebiliriz. Demokratik olmak farklılıklara açık olmaktır ama bu faklılıkları kabul edemeyen bir devlet ve toplum varsa ne yapacaklar? O zaman sistematik görünmemeye çalışılsa da, ister örgütsel ister bireysel öfkelerin kışkırtılması taktiklerine gidilmektedir. Saldırılar için insanlara ne aşılandığına bakmak gerek, aşılananların çirkinliği ise ortada.

Bize kısa Protestan toplumu hakkında bilgi verebilir misiniz? Kaç kişiden oluşuyor, hangi illerde yoğunluk var vs.?

Yerel ve yabancı Protestan cemaatleri mevcuttur.

Yerel cemaatlerin tam sayısını bilmiyoruz ama ülke çapında 100 civarında tahmin ediyoruz, ancak bunları %50si evlerde bir araya gelen bir avuç kişiden oluşuyor. Ağırlık 3 büyük kentte olmakla birlikte Türkiye’nin farklı bölgelerinde mevcut. Kişi sayısı sorarsanız tahminimiz 4000-5000 kişi arasında. Bunlar yurtdışı kökenli insanlar değil, bu ülkenin halkı, çoğunluğu da geleneksel azınlıklardan değiller.

Yabancı olanların sayısı çok daha az ve ülkemizde çalışan, ikamet ya da ziyaret edenler içindir. Kilise sayısını bilmiyorum ama tüm ülkede 10-15 kiliseyi aşacağını sanmıyorum. Bunlar 3 büyük kentimizde ve birkaç turistik bölgede.

Rapordan Protestan toplumunun ibadet yeri kurmakta büyük zorluk çektiği anlaşılıyor. Bu konuya bir çözüm bulmak için devlet yetkilileriyle görüştünüz mü? Ya da görüşmeyi düşünüyor musunuz? Sizce bu sorun nasıl çözülebilir?

Bu çok büyük bir sorun. Ama on milyonlarla sayılan Alevi’lerin bile kendi ‘ibadet yeri’ tanımını kabul etmeyen bir devlet kafasıyla bunun çözümlenmemiş olması normal. Çeşitli zamanlarda görüşüldü ama bir sonuç yok, daha fazla görüşmelere ihtiyaç var ama önceden değindiğim kafa yapıları oldukça nazik oyalama ziyaretlerinden öteye gidilemiyor. Topluluklar Belediye ile Valilikler arasında itilip kakılıyor. Tek tük belediye olumlu yaklaştığında bile valilik imzayı atmıyor. Bazen ‘bölgede yeterince Hristiyan yok gibi’ saçma yorumlarla karşılanılıyor, ne yani kafa sayımı ve din gettoları mı oluşturmak gerek?!

Çözüm Türkiye’nin hem kendi anayasası hem de imzaladığı uluslararası insan hakları yasalarına saygı göstermesidir. Dini cemaatler kendi geleneklerine göre ‘ibadet yerlerini’ saptar, bazı siyasi sivil kuruluşları değil. İlgili makamlarda bilgi eksikliği çok, ne yapılacağını, hakların neler olduğunu bile bilmiyor, “müracaatları nasıl engellerim” kafası ile yaklaşıyorlar.  Diyanet İşleri Başkanlığının özellikle Müslüman olmayan dini cemaatlerin ibadet yerleri konusunda karar verme yetkisi olamaz ama nedense bazı makamlar onlara soruyor. Ülke ve cemaatlerin gerçeklerine göre (yer ihtiyacı, kişi sayılarının azlığı vb.) ibadet yeri izinleri verilmelidir, deneyip görmeden sürekli engelleme ile çözümler bulunmaz.

Ülkemizde Hıristiyan din görevlisi yetiştiren okullar yok ve yasal olarak bu okulları kurmak mümkün değil. Protestan toplumu bu konudaki ihtiyacını nasıl karşılıyor? Bu konuda nasıl bir çözüm görmek istersiniz? Protestanlar arasında bu konuda talep veya talepler nelerdir?

Protestan yapıda merkezi bir yönetim sistemi olmadığı için farklı yaklaşımlar var, ama genelde din görevlisi yetiştirme kişileri cemaat için de geliştirme yollu ile oluyor. Mesele şu şekil ya da bu şekil olmasından ziyade herhangi bir dini cemaatin görevlilerini yetiştirebilmesi için Milli Eğitim Bakanlığının yönetimi altında olmadan yasal bir olanağı olmasıdır. Denetim başkadır yönetim başkadır. Bu net bir şekilde ‘özgürlük ve hakların’ ne denli kavranmadığını gösteriyor.

Biz Türkler Anadolu’ya gelmeden önce burada Hristiyan toplumlar vardı, ülkemizdeki bir çok kilise o dönemlerden geliyor, din görevlisi yetiştirme yöntemleri belli idi ve bundan 40-50 yıl öncesine kadar genelde uygulayabiliyorlardı. Bunu değiştirmenin mantığı ne? Milli Eğitim Bakanlığı normal eğitimi nasıl yapacağını karar veremeyerek her yıl sistem değiştirirken, inancını bile anlamadığı bir dini kitleyi nasıl yönetir. Çözümler aslında zaten vardı ve son derece kolay, mesele hakları vermek isteği var mı?  Yerel Protestan kiliseleri bu konuda daha yolun başında ve önce kendilerinin bunu nasıl yapacaklarını netleştirmesi gerekiyor, ama şu anda bu net olsa bile şu safhada Türkiye’de  devlette gerekli yasal ve niyet zemini yok.

Yeni Anayasa’yla ilgili görüşlerinizi paylaşır mısınız? Genel olarak Türkiye için ve özel olarak Protestan toplumunun sorunları için, anayasada ne olursa çözüm sağlanmış olur?

Anayasa hakkında geniş yorumlar yapamayacağım, sadece inanç ve ifade özgürlüğü konularına değineceğim. Ancak önce şunu da ifade edeyim, ne denli fazla laf salatası olursa o denli çıkmaza girilir. Net ve özgürlükçü olunmalı, hak verilmesi tutumu değil haksızlıkları engelleme yaklaşımı olmalı. Anayasanın 10., 24., 25. ve 26. maddeleri inanç ve ifade özgürlüğü konularında genelde gayet net ve iyi, sorunlar uygulamalarda. Ancak 24. maddede ‘zorunlu din dersi’ gibi bir kısım olmamalı, bu kesinlikle çıkarılmalı. Anayasa’da ‘zorunlu ders’ gibi bir kavramı olamaz, eğitim ve derslerle ilgili kurallar uygulama yasaları ve yönetmeliklerle olur.

Yeni önerilerde neler sunulduğuna dikkat etmeliyiz. Örneğin önerilerden birinde şu ibare var: ”…her ne suretle olursa olsun dinî veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz…” Bu ilk bakışta makul gözükmektedir ancak ifadelerin ne denli yoruma açık olduğuna dikkat edilmeli yoksa hem ifade özgürlüğü için bir tehlike, hem de farklı yorumlarla cadı avlarına kapı açabilir.

 Malatya davasında 5. Yıla girildi. Davadaki ilerlemeler sizi ve aileleri tatmin ediyor mu?

İlerleme son derece yavaş ama son zamanlarda en azından katliamı yapan gençlerin arkasındaki kişi ve örgütlere bakılmaya başlandı. En baştan beri sunulmasına rağmen dikkate alınmayan bilgi ve ihbarlar nihayet dikkate alınmaya başlandı, duruşma başlangıcından 4 yıl sonra! Bu da ne yazık ki yargının hedefinin ne denli adalet arayışından sapabildiğini gösteriyor. Çıkarlar ve güçler dünyasında yaşıyoruz.

Bu korkunç katliamın arkasındakilere ister ‘derin devlet’ ister başka isimler takın yine kökte yatan en başta bahsettiğim kafa ve yürek yapısı ile ilgili: “Benden farklı görenin değil görüş ve inanç hakkı, yaşam hakkı bile yok”! Bu dava sürecinde değişimler mucizedir. Dava şeffaflık ve gerçek adaletle sonuçlanırsa da, avukatların çabasını takdir etmekle birlikte, mucize olacaktır.

Türkiye’de misyonerlik konusunda büyük bir hassasiyet var. O kadar ki okullarda ulusal tehdit olarak müfredata girmiş durumda. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Bu çocuğunu sevgi ve anlayışla yönlendiremeyen bir annenin ‘öcüler’ korkusu ile yönetme çabası gibi. Doktor iğne yapar, polis seni hapse atar, teyze döver, misyoner ülkeni parçalar.

Misyoner nedir ki, bir insan, inancının önemine ve tüm insanlığın bilmesi gerektiğine inanan bir insan. Aslında pazarda malını satan da misyoner, politikacı da misyoner, hocalar imamlar da misyoner, reklamcılar da misyonerlerin ustası herhalde! Bu eylemin Türkçesi (daha doğrusu Arapçası ile) ‘Tebliğ’dir (sözlük anlamı: bildirme, iletme, taşıma)! İslam’ı iletmek olduğunda bu Tebliğdir ve sorun yoktur ancak başka inançtan biri yapınca bu tebliğ olmayıp bu gizemli ve ürkütücü ad, ‘misyoner’ yapıştırılıyor. Neden? Çünkü bu “yabancı” sözcüğe yıllardır istenilen ürkütücü damga, saptırma vurulmuş, halkta yutmuş, korkmuştur. Şimdi bunu artık saf dışı bırakmak istediğin herhangi başka bir inanç grubuna ve özellikle Hristiyanlara karşı yapıştırabilirsin. Hedefi ‘Hristiyan’ demeden gösterme yolu. Mesele çocuğu susturmak, uyutmak, ona hükmetmek değil mi? Doktorun, polisin, teyzenin aslında kötü biri olmadığı, atfedileni yapmayacağı önemli değil. Bu arada masum insanlar nefret edilmiş, dışlanmış, haksızlığa uğramış hatta öldürülmüş hiç önemli değil.

Mesele ülkeyi korumak değil aslında, inanç ve ifade özgürlüğünü engellemek. Bir Müslüman, çoğunluğu Hristiyan bir ülkede inancını paylaşabilmeli ve Müslüman misyonerler paylaşıyor da. Peki ülkemizde bir Hristiyan, Budist vs. neden paylaşamasın? Anayasa paylaşabilir diyor! “Eh peki nasıl durduracağız, hadi misyoner diyelim, o türettiğimiz gizemli ürkütücü kelime!”

________________________________________________________________________________________

Interview with Zekai Tanyar, the Chair of the Association of Protestant Churches

25/01/2012 Yorumlar kapalı

25.01.2012, IOG

The Association of Protestant Churches in Turkey which represents most of the churches of the small Protestant community has published its 2011 Report on rights violations faces by Protestants in Turkey. We talked to the Chair of the Association, Zekai Tanyar, about the Report and the problems of Protestants in Turkey.

Last week, the Association of Protestant Churches published its report on rights violations experienced by the Protestant community throughout 2011. The report shows that almost every month verbal or physical attacks were carried out against Christians.  What are your thought on this? In comparison to previous years, can you observe any changes? 

Just as one is thinking “maybe somethings are changing, maybe the mentality about fundamental human rights is changing” you find one is again facing the incitements of prejudice and intolerance. In the Bible it says that “the mouth says what comes from the heart”. When one looks at the statements of our country’s leaders, reactions of public authorities and many newspaper articles, one can, unfortunately, clearly see negative attitudes towards Christians. You frequently find that even when they try to appear tolerant in their discourse, their words pierce more than they heal. It is clear that any positive administrative and legal change is not really the result of minds committed to justice. But regardless of their reason, we are grateful for the positive changes. We hope that the opportunities provided by these changes will, in time, create deep   rooted change. As long as these outlooks do not change, you will get the same answer to  this question be it in one, five or ten year’s time.

What do you think the reason behind these attacks is? Is it systematic or just individual attacks?

My answer is connected to my first response. There are various components at the root of such aggressiveness, such as a struggle for supremacy among different beliefs, a sense of historical wrongs and prejudices, fears, political interests, etc.  These lead to both systematic and individual attacks. Indeed, considering the common negative propaganda and stirmongering, one could reasonably say that the individual attacks are also produced by systematic initiatives. Democracy requires one to be open to differences, but if the state and society cannot accept these differences, how are they going to react? So, even if they do not wish to appear systematic, they resort to inciting organized or individual anger. For the attacks one has to look at what is instilled in the people, and the ugliness of all that is instilled is blatantly before us.

Can you tell us about the Protestant community in Turkey? How may people, where do the lives most etc.?

There are local and foreign Protestant fellowships. We don’t know the exact number of the local fellowships but we think it is about 100, about 50% of these consist of a handful people meeting in homes. The majority of the churches are in the three big cities, but there are churches in various parts of Turkey. The number of local Protestants is about 4000-5000. These are not foreigners, they are local people, and most are not from the traditional Christian communities.

Foreign fellowships  are few in number and they are more for expats working in Turkey, residents and visitors.  I don’t know the exact number but I don’t think there would be more than 10-15 churches. These are located in the three major cities and a few tourist regions.

It appears from your report that the Protestant community has great difficulty establishing places of worship. Have you been in dialogue with the authorities to find a solution.  How do you think this problem can be solved? 

This is a huge problem. But it is no surprise that this problem has not been solved when you consider the mentality of the state that does not accept the Alevi community’s own definition of its “places of worship”, and their community numbers tens of millions! There has been dialogue several times but with no result. There is need for more talk. However,  these visits do not go beyond polite stalling as long as the attitude  I mentioned is present. Churches find themselves shuttled between municipalities and governorships in their search for a solution to this problem.   Even if one municipality responds positively, often the state Governor does not give approval. Sometimes the authorities respond with ridiculous  excuses saying “ there are not enough Christians in the neighbourhood”. So are we supposed to do te head counts and form ghettos?! The solution is for Turkey to respect its own constitution and international human rights law.  It is religious communities themselves who determine their “place of worship” in accordance with their traditions, and not political institutions.

The authorities lack knowledge about Constitutional and human rights and their obligations and instead their approach is often based on an attitude of  “how can I block this?”  The Directorate of  of Religious Affairs cannot have  decision making power over non-Muslim religious communities, yet,  for whatever reason, some public authorities seek their approval.   Permission for places of worship should be given in line with the country’s and community’s reality (the needs, the small numbers etc.). It is not possible to find a solution by continuously creating obstacles, without giving it a try.

There is no educational facility in Turkey to train Christian ministers.  How do the Protestant community meet their needs in this respect? How would you like this problem to be solved? What are the demands within the Protestant community in regards to this issue?

Since the Protestants  do not believe in having a central administration to control their activities, there are differing approaches. Generally speaking the training of ministers  is carried out within each church community according to its own tradition.  The key issue is that there should be a legal way of training religious ministers without this being controlled by the Ministry of Education.  Supervision is one thing, controlling it is another thing. This issue clearly demonstrates how “freedoms and rights” are not really comprehended.

Before we Turks came to Anatolia, there were Christian communities and many of the churches in Turkey are connected to these historical churches. Their ways of training clergy are clear and they were pretty much able to carry it out until 40-50 years ago.  What was the logic of changing this? How can the Ministry of Education, which changes curricula every year because they cannot decide on educational policies, administer a group whose religion they do not even understand. Solutions existed in the past and are straightforward, the real issue is whether there is the will to grant these rights?

The local Protestant churches are still exploring the best way to train their ministers and they need to clarify the  best approaches. But even if their demands were clear, currently in Turkey, the state has neither the legal framework not desire for this.

What are your thoughts about the new Constitution? Generally about Turkey and in particular for the Protestant community, what changes in the new Constitution would solve the existing problems? 

I cannot comment generally on the Constitution, but will touch upon the right to believe and express one’s thoughts and opinions.  I do just want to say though that the more one makes elaborate statements, the more the conflicts.  The Constitution should be clear and liberal, and the basic approach should be to prevent injustices rather than to claim to grant rights.  The current Articles 10, 24, 25 and 26 which deal with the rights to freedom of expression and belief illustrate these points. Many statements in them are clear and fine, but problems arise when these Articles also lay down precise applications.  For example, the new Constitution should definitely not include “compulsory religious education” as is stipulated in the current Article 24.  A Constitution should not lay down any requirement for “compulsory lessons”, as the detailed content of education and particular courses should be regulated in legislation and statutes.

We have to be careful about some new proposals. For example one proposal includes this phrase, ”…for whatever reason, religious feelings or those that are deemed holy by religion, cannot be exploited or abused… ” This seems reasonable at first, but such statements are open to interpretation and can open the way for witch hunts which have the effect of reducing the freedoms the Constitution should defend.

The Zirve trial, concerned with the killing of three Christians in Malatya in 2007, is in its 5th year. Does the progress of the trial satisfy you (Protestants) and the families?

The progress is extremely slow but just recently the court has at least started to look at the persons or organizations behind the young men who brutally killed these three Christians. Only after more than four years of court hearings, the information and notices that had been presented at the start of the trial are being taken into account!  This shows how the aims of the judiciary can wander away from the quest of justice.  We live in a world of competing interests and power.

Whether or not there is “deep state” or something else behind these murders, the root of the problem is related to the mentality and core attitude I mentioned in answer to your first questions. This mentality is: “the person who views things differently than me does not have the right to freedom of opinion or belief, they do not even have the freedom to live!” The change (to consider the persons or organizations behind the murderers) that took place in the process of the Zirve trial is a miracle. We do appreciate the efforts of the lawyers, but if the trial ends with transparency and real justice, it should be classified as a miracle.

There is a particular sensitivity about “missionary activities” in Turkey. In the school curricula we find that missionary activities are identified as national threat.  What are your thoughts about that?

The presentation of missionary activities as “a national threat” is like the efforts of a mother to scare her child with horror stories because she cannot guide the children with love and understanding. You know like threatening them that “if they misbehave the doctor will give them an injection, the policeman will imprison them, that the lady over there will beat them”; and likewise the missionary will divide the country.

Who is a missionary? This is a human being who believes in the significance of his/her belief and that all of humanity should know about it.  Actually, the person selling goods in the market, the politician, hodjas, imams all are missionaries, and advertisers are probably master missionaries! The Turkish (or rather the Arabic) for this act is “Tebliğ” (to inform, notify, pass on). When it is Islam being promoted it is to Tebliğ, to inform, and is acceptable, yet when it is someone of another belief doing the promoting he/she is labelled with this mysterious and scary name “missionary”. Why is that? Because for years in our society, this ‘foreign’ term has been intentionally given a very negative scary meaning and the people have swallowed this twist and thus fear it. So now, if a certain belief group, and in particular Christians, are to be ostracised all you need to do is simply label them “missionaries”. This is the way to show the target without using the term “Christian”. Isn’t the aim after all to silence the child, numb them and rule over them? The fact that th doctor, the policeman or other persons are not evil and will not carry out the claimed threat is not important. It is not important that in this process, innocent people are hated, ostracised, their rights violated or even killed!

The aim of the scare stories is not so much to protect the country, but to have an excuse to  limit people’s freedom of belief and expression.  A Muslim should be able to share their belief in a predominantly Christian culture and indeed Muslim missionaries do. Then, why should a Christian, Buddhist etc. not be able to share their belief in our country? The Constitution says they can!  “How are we going to stop them then? Oh let’s call them missionary. That mysterious frightening word we have termed!”

________________________________________________________________________________________

 

Protestant churches: Intolerance urgently needs to be addressed

23/01/2012 Yorumlar kapalı

19.01.2012, Today’s Zaman

A report on human-rights violations against Protestants in Turkey emphasizes that hate crimes directed at them increasingly continued in 2011 and this problem urgently needs to be dealt with.

The annual report, which has been prepared since 2008 by the Association of Protestant Churches Committee for Religious Freedom and Legal Affairs based in İzmir, highlights various verbal and physical attacks against the country’s Protestants.

One such instance occurred on April 1, 2011, when a young man attacked individuals at the İzmir Resurrection Church.

“After shouting at the leader, who was standing in front of the building, he took out a gun and shot blanks at the leader. Afterward, he took out a loaded hunting rifle. Because of the intervention of the leader and some church members, the shot went into the air. The attacker was subdued and turned over to the authorities. An accomplice of the attacker was captured in Manisa. The two are still under arrest and the court proceedings, which began in November, continue,” the report states.

In addition, the sign on the Yalova building of the Light Church Association was stolen in July, and a sign was destroyed in December. There is video footage of the incidents, but the perpetrators have not yet been captured.

Soner Tufan, the press and public relations officer for the Association of Protestant Churches, told Today’s Zaman it is important to note the perpetrators of the church attacks might have links with terrorist groups, as indicated in the ongoing court case related to the attack in İzmir. He added there were more attacks against churches and religious leaders in 2011 compared to 2010. The estimated number of Protestants in Turkey is around 3,000. Sunni Muslims make up the majority in the country’s population of 75 million.

“Unfortunately, those attacked have started to choose to keep silent because no effective results have been obtained from various court cases,” he said. “Additionally, whenever a church becomes more active in the community, we see that attacks immediately follow.”

Some church leaders have been under police protection, while there are at least five church leaders who have bodyguards, and at least two church leaders have a direct phone line to a police protection unit. Several churches have police protection during worship services.

According to the report, there have been various actions deemed “discriminatory.” One example is the İzmir Light Church Association’s request to the İzmir municipality to use the Aya Voukla Church for a Christmas activity last year, since the church is within the municipality’s purview and is used as a cultural center. However, their request was turned down without an explanation. Another example given in the report is that despite the Antakya Protestant Church’s repeated requests to the Antakya Municipality for land for a cemetery, no place was assigned to them.

More.

________________________________________________________________________________________

“Anneni TRT’de gördüm, Hıristiyan olmuş” / “I saw your Mom on the National Television, she became a Christian”

20/01/2012 Yorumlar kapalı

19.01.2012, Radikal

Summary in English below.

“BDP’li yönetici Selma Çelik, Hıristiyan  Bayramı’nda şarapla yıkanıp vaftiz oldu!”

Selma Çelik, Aydın’ın İncirliova beldesinde eşi ve iki kızıyla sade bir hayat sürüp küçücük bir büfeyle hayatını kazanıyordu. Ta ki, Vakit gazetesi, “BDP’li böyle Hıristiyan oldu!” başlığını atıp Çelik’in birer yıl arayla çekilmiş vaftiz töreni ve üyesi olduğu BDP’nin bir eylemindeki resimlerini yan yana basana değin… TRT’de bile yer bulan bu ‘haber’ sonrası, 33 yaşındaki genç kadının hayatı alt üst oldu. Hıristiyan olduğunu bilmeyen ailesiyle arası bozuldu, öğretmeni 10 yaşındaki kızı Berivan’a annesini sordu, müşterileri azaldı. Çelik, kendi deyimiyle, 15 gün kabuslarla uyandı. Halen bir saldırı tedirginliğiyle yaşıyor.

Selma Çelik’in trajedisi, Protestan Kiliseler Derneği’nin hazırladığı 2011 yılı hak ihlalleri raporuna yer verilen hak ihlali örneklerinden yalnızca biri. Rapora göre geçen yıl yedi kilise ve beş Hıristiyan birey saldırıya uğradı. Bir kilise yakılmaktan, bir din önderi öldürülmekten son anda kurtuldu. Antalya’da mezar yeri, Van’da kilise, İstanbul’da ibadet yeri verilmedi. Sonuç mu? Protestan Kiliseler Birliği’nden Soner Tufan’a göre, saldırılar ve tahammülsüzlük artıyor.

Haberin tamamına ulaşmak için tıklayın.

Summary

Selma Çelik lived a peaceful life with her husband and two daughters in Aydin, until the daily Vakit published her photos getting baptized and her photos in an activity of the BDP (Peace and Democracy Party) of which she is a member side by side. This news was even broadcasted by the Turkish National Television. This changed her life. Her relationship with her family was affected, the number of her clients of her little kiosk decreased, and her 10 year old daughter’s teacher asked the child about her mother. She fears that she might be attacked any time. This is only one of the examples that can be found in the 2011 Report of the Association of Protestant Churches on  the rights violations experienced by Protestants in Turkey. According to the report, last year, seven churches and five Christian individuals were attacked.

________________________________________________________________________________________

 

 

TRT’de bir ilk / A first for the Turkish National Television

20/01/2012 Yorumlar kapalı

19.01.2012, Şalom

Summary in English below.

27 Ocak Uluslararası Holokost Kurbanlarını Anma Günü kapsamında, Claude Lanzmann’ın Holokost dehşetini anlatan ve tüm dünyada bir başyapıt olarak değerlendirilen, dokuz saatlik ‘Shoah’ filmini yayınlama kararı aldı.

İlk kez bir Müslüman ülkenin devlet televizyonu tarafından yayınlanacak olan “Shoah”  filminin alt yazıları ise, ırkçılığa karşı eğitimle mücadele etmeyi hedefleyen uluslararası bir organizasyon olan Aladdin Projesi’nin katkılarıyla yapıldı. Film, 26 Ocak gecesi yayınlanacak.

Merkezi ABD’de bulunan ve uydu üzerinden İran’a yayın yapan bir televizyon kanalı, geçtiğimiz sene mart ayında, yine Aladdin Projesi’nin Farsça alt yazısını sağladığı, Shoah filminin gösterimini İran’da yapmıştı. Filmin gösterimine İran hükümeti tepki gösterirken, kanal seyircilerden 3 binin üzerinde olumlu mesaj almıştı.

Türkiye’de ilk kez geçtiğimiz yıl gerçekleştirilen Uluslararası Holokost Kurbanlarını Anma Günü töreni, bu yıl 26 Ocak’ta Neve Şalom Sinagogu’nda yapılacak. Dışişleri Bakanlığı temsilcileri ile İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu’nun hazır bulunacağı törende, Shoah filminin ünlü Fransız yönetmeni Claude Lanzman da bir konuşma yapacak.

Habere ulaşmak için tıklayın.

Summary

The Turkish National Television decided to broadcast the film “Shoah” which depicts the Holocaust. This will be the first time that the movie will be shown in the state television of a Muslim country. The subtitles were produced with the contribution of the Aladdin Project which aims to fight racism. It was only last year that a Commemoration Ceremony for the Victims of the Holocaust was organized in Turkey.

_______________________________________________________________________________________

“Biten Dosya, Dava Değil” / “It’s the file that is closed, not the case”

18/01/2012 Yorumlar kapalı

18.01.2012, Bianet

Summary in English below.

İstanbul Şişli’de 19 Ocak 2007′de Agos gazetesi önünde öldürülen gazeteci Hrant Dink cinayeti davası, beş yılın ardından 25. duruşmada karara bağlandı.

Örgüt suçundan tüm sanıklar beraat etti.

Adliye önünde açıklama yapan Dink ailesi avukatı Fethiye Çetin, devletin tarihi ile yüzleşmesi için önemli bir fırsat olan Dink davasını kullanmadığını söyleyerek bu kararla kendileriyle dalga geçildiğini belirtti.

Çetin şöyle devam etti:

“Beş yıl geçti,  bu sürede Arat Dink ne demişti, ‘bizimle dalga geçtiler’ dalganın büyüğünü meğersem en sona saklamışlar; onu da bugün öğrendik. Meğer Dink bütün o planlı eylemlerden değil, üç beş kendini bilmez tarafından öldürülmüş; burada örgüt yokmuş. Bu kadarını beklemiyorduk.

Bu karar hiçbir şekilde bozulmasına izin verilmediği anlamına geliyor. Devletin siyasi cinayetler geleneği bir kısım vatandaşını ötekileştirerek düşmanlaştırmaya devam ediyor. Bu kararla bunu tescil ettiler.

Halkını bombalayan, suikastçı, katliamcı, kundakçı sıfatlarıyla yan yana anılmasından ve bunlarla telafuz edilmesinden rahatsız olanlar, devleti bu sıfatlardan arındırmak için hiçbir çaba safa etmedi. Bu fırsatı da ellerinin tersiyle ittiler.

Bu dava tarihle yüzleşmek, arınmak, yeni cinayetlere asla diyebilmek, demokratikleşmek için eşsiz bir fırsattı ama onlar bunu kullanmadılar; bunu istemediler. Dünün ötekileştirilenleri bugünün egemenleri kendilerin ötekileştiren gelenekle ittifak kurdu. Bilsinler ki bu ittifakları geçici.

Bu gelenek önce geçici müttefiklerini yiyerek yoluna devam etmiştir. Cinayet tetikçilerinin yargılandığı dosyanın ilk safhası kapandı. Bu dava bitmedi, biten bir komedi dosyasıdır. Bizim için bu dava yeni başlıyor.

Gideceğimiz pek çok yol var. Her birini büyük bir kararlılıkla kullanacağız. Biz bitti diyene kadar bu dava bitmeyecek.”

Haberin devamına ulaşmak için tıklayın.

Summary 

After five years, at the end of the 25th trial, the judges have reached a verdict on the case of the murder of journalist Hrant Dink who was murdered on January 19, 2007 in front of the Agos newspaper. All accused were acquitted on charges of belonging to an organization. Legal counsel for the Dink family, Fethiye Çetin made a statement after the verdict and said that in the last five years “they fooled us”. “It appears, Dink was not murdered as a result of all those planned acts but by a few trouble makers. They say there is no organization. We did not expect this much. This verdict shows that the state tradition is not allowed to change. The political murder tradition of the state continues to make enemies of its own citizens by way of making them “others”. This verdict confirms it. ..This was a unique opportunity to confront history, be cleansed, to be able to say “never again” to new murders, but they did not use it, they did not want it. The ones who were others yesterday, are forming an alliance now with those who made them others in the past… For us the case starts now,” she added.

________________________________________________________________________________________

 

Governor vetoes decision for Alevi worship houses

12/01/2012 Yorumlar kapalı

12.01.2012, Hurriyet Daily News

Mersin Gov. Hasan Basri Güzeloğlu vetoed a decision by the provincial assembly to provide for the running costs of Mersin Cemevi, which operates under the Mersin branch of the Alevi Culture Associations, from the provincial administration budget.

The provincial assembly in the southern province of Mersin voted for a decision to accept cemevis (Alevi worship houses) as a place of belief and decided to compensate their general expenses from the budget of the provincial administration last week.

The voting came after the Alevi Culture Federations’ Mersin branch head Suat Yıldız applied to Mersin provincial administration. In his application, Yıldız said the Alevi worship houses were places of worship and asked that electricity, water and maintenance work be paid from the administration’s budget.
However, Gov. Güzeloğlu sent the decision back to the provincial assembly on the grounds that a cemevi does not constitute a house of worship, citing legal provisions and regulations.

Mersin provincial assembly member from the Republican People’s Party (CHP) Cem Nacar criticized the decision and said in any part of the world people cannot decide on behalf of a religious belief they are not part of.
“We were prepared for every decision, yet we will continue to search for our rights,” Suat Yıldız said.

To access the source.

 

 

Gökçeada’da 48 yıl sonra ilk Rum okulu / First Greek school in Gökçeada after 48 years

12/01/2012 Yorumlar kapalı

12.01.2012, Milliyet

Summary in English below.

Türkiye’nin Rum cemaatine dün iyi bir haber geldi. Yıllardır öğrenci azlığı nedeniyle okullarını kapatmak zorunda kalan cemaatin Gökçeada’da ilkokul açma talebi kabul edildi. Milli Eğitim Bakanlığı  yetkilileri Azınlık Vakıfları Temsilcisi Laki Vingas’a Gökçeada’da okul açılması için gerekli girişimlerin yapılabileceğini iletti. Böylece Türkiye’de 48 yıl sonra ilk kez yeni bir Rum okulunun açılması mümkün oldu.
Laki Vingas, Milliyet’e yaptığı açıklamada onayın kendilerine sözlü olarak iletildiğini, bundan sonra gerekli girişimleri Gökçeadalıların yapacağını söyledi. Yalnızca 180-200 Rum vatandaşın kaldığı Gökçeada’da öğrenci sayısının çok kısıtlı olacağı tahmin ediliyor. Vingas “10 öğrenci bile olsa bu çok önemli, çünkü gelecek için bir umuttur” dedi.
Gökçeada’daki okulun açılmasının sembolik bir önemi de var. 1964 yılında Rumlar, İsmet İnönü’nün çıkardığı bir kararname ile Türkiye’den gönderildiğinde Gökçeada’daki okul da kapatılmıştı. Şimdi okulun tekrar açılmasına izin verilmesi önemli bir adım olarak görülüyor. Üstelik okul dünyanın dört bir yanına yayılan Gökçeadalıların dönüşünü de kolaylaştıracak…

Geri dönme kriteriydi
Yunanistan’daki Gökçeadalılar cemiyetlerinin dün okulla ilgili haberin yayılmasının ardından yaptığı ortak açıklamada “Geçmişin büyük haksızlıkları kısmen telafi ediliyor. İstanbul ve Yunanistan’daki Gökçeadalılar için adalarına geri dönme olanağı oluşuyor” dendi. Milliyet’e konuşan Gökçeadalılar Cemiyeti Başkanı Kostas Hristoforidis da “Okul adaya dönmek isteyen ailelerin kararında etkili olacak” dedi. Öyle ki İstanbul’da yaşayan birkaç aile ile Atina’da yaşayan 3-4 aile çocuklarının açılacak okulda okuması şartıyla adaya dönmeye hazır.
Hristoforidis, şimdi yasal sürecin başlayacağını, bu çerçevede Gökçeada Rum toplumu temsilcilerinin Çanakkale valiliğine, okul açma talebi ile resmen başvuracağını söyledi. Yeni Rum okulu muhtemelen Zeytinliköy veya Tepeköy’de azınlığın sahip olduğu bir arazide faaliyet gösterecek.

Habere ulaşmak için tıklayın.

Summary

Greek minority in Turkey received good news yesterday from the Ministry of Education for their request to open a new primary school in Gökçeada. So, after 48 years for the first time it seems to be possible to open a primary school on the island. The school that was on the island was closed after, in 1964, Greeks were sent from Turkey. About 180-200 Greeks live on Gökçeada and the community foundations representative Laki Vingas made a statement saying that even if they can have 10 students it swill be a good start since it will give hope for the future.  

________________________________________________________________________________________

Mersin İl Genel Meclisi Cem Evini İbadet Merkezi Kabul Etti / Mersin Provincial Assembly Accepts Cemevi as Worship Center

11/01/2012 Yorumlar kapalı

08.01.2012, Mersin Haber

Summary in English below.

Mersin İl Genel Meclisi, Alevi Kültür Dernekleri Mersin Şubesi’nin, cem evinin elektrik, bakım, onarım gibi giderlerinin İl Özel İdaresi bütçesinden karşılanması talebini oy birliğiyle kabul etti. İl Genel Meclisi bu kararla, Mersin Cemevi’ni ‘ibadethane’ olarak da kabul etmiş oldu.
Alevi Kültür Dernekleri Mersin Şubesi Başkanı Suat Yıldız, 27 Ekim 2011 tarihinde, Yönetim Kurulu adına Mersin İl Genel Meclisi’ne dilekçe verdi. Dilekçede, Alevilerin ibadethanesi, inanç ve kültür merkezi olan cem evinin elektrik, su, personel, bakım, onarım gibi genel giderlerini sadece üye aidatları ve bağışlarla karşılamakta güçlük çektiklerini belirten Yıldız, bu giderlerin karşılanabilmesi için İl Özel İdaresi bütçesinden pay ayrılmasını talep etti.
Yıldız’ın talebi üzerine harekete geçen CHP Grup Başkanvekili Hüseyin Yıldırım ve MHP Grup Başkanvekili Fahrettin Kılınç, bir önerge hazırlayarak 1 Kasım 2011 tarihinde komisyona havale etti. İl Genel Meclisi Üyesi Yüksel Çelik’in başkanlığını yaptığı komisyonda, “2012 Yılı İl Özel İdaresi Bütçesi içerisinde bulunan Kültür ve Turizm bütçe kalemi içerisinde ayrılan ödeneğin, bir inanç ve ibadet yeri olan cem evinin bakım, onarım, elektrik ve genel giderlerinin İl Özel İdaresi bütçesinin ilgili kaleminden
karşılanması uygun görülmüştür” görüşünü kabul ederek, önergeyi İl Genel Meclisi’ne gönderdi.
İl Genel Meclisi’nin Halil Ünal başkanlığında yapılan toplantısında gündemin ilk sırasında görüşülen önerge, hiç tartışılmadan toplantıya katılan AK Parti, CHP, MHP ve BDP’li 58 üyenin tamamı tarafından oybirliği ile kabul edildi. Mersin Valiliği’ne gönderilen karar, Vali Hasan Basri Güzeloğlu tarafından onaylanırsa uygulamaya konulacak.
ALEVİLER KARARDAN ÇOK MEMNUN
Alevi Kültür Dernekleri Mersin Şubesi Başkanı Suat Yıldız, verdikleri dilekçe üzerine alınan kararı değerlendirdi. 2011 Ekim ayında dilekçeyle İl Özel İdaresi’ne başvurduklarını belirten Yıldız, cem evinin Alevilerin ibadethanesi olduğunu, buranın elektrik, su, tamir, bakım gibi genel giderleri olduğunu, bu giderleri karşılamakta üye aidatları ve bağışların yetersiz olduğunu ifade ederek, bütçeden ödenek ayrılmasını istediklerini anlattı.
Summary
The Mersin Provincial General Assembly approved the request of the Mersin Branch of the Alevi Cultural Association for the payment of the electricity, maintenance, etc. costs of the cemevi (iog- Alevi place of worship) unanimously. The Alevis seem to be very pleased with this decision as donations are unable to cover the maintenance cost of the building. (iog- this decision does not mean that the cemevi has a place of worship status in law).
________________________________________________________________________________________

İmam Hatip için sil baştan / New arrangement for the Imam/Hatip Schools

09/01/2012 Yorumlar kapalı

09.01.2012, Gerçek Gündem

Summary in English below.

Tartışmalara da bakılarak bir ‘zamanlama’ çerçevesinde Meclis gündemine gelecek.

AKP’nin imam hatip ortaokullarını açmak için 8 yıllık kesintisiz eğitimi 1+4+4+4 biçiminde kesintili uygulamayı planladığı sisteme geçişte ayrıntılar belli olmaya başladı. Hükümet, imam hatip ortaokulları için eğitim sistemini silbaştan değiştirecek. İmam hatip eğitimi alma yaşı 15’ten 10’a düşürülecek. 4 yıllık ilkokul eğitiminden sonra 5. sınıfta bütün ortaokullar için hazırlık sınıfları getirilecek. İmam hatip hazırlık sınıflarında Arapça ve Kuran eğitimi verilecek.

AKP’de, 28 Şubat döneminde geçilen kesintisiz eğitimi tersine çevirmek için yapılan yasal hazırlıkların detayları belli olmaya başladı. 28 Şubat döneminde yasalaşan ve 8 yıl kesintisiz eğitimi zorunlu hale getiren uygulamanın geri döndürülmesi için hükümet ve Meclis grubundaki girişimler arttı.

Eğitimde, 28 Şubat öncesine dönmeyi hedefleyen hazırlıkların tamamı, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın bilgisi çerçevesinde gerçekleştirildi.

Erdoğan’a, bilgisine sunulan, kesintisiz eğitimi 1+4+4+4 şeklindeki yeni biçime döndürmeyi hedefleyen sistemin ayrıntıları şöyle:

• 28 Şubat öncesinde olduğu gibi imam hatip ortaokulları, başlama sınıfı 5. sınıftan 4. sınıfa çekilerek yeniden açılacak. Kesintili şekilde yapılacak ilköğretim okullarında 5. sınıfların tamamı hazırlık sınıfı olacak. Hazırlık sınıfında imam hatiplerde Kuran, Arapça ve bilişim dersleri okutulacak.

• Erdoğan’a verilen bilgiye göre, imam hatip kısmının dışındaki diğer okullardaysa 5. sınıflar yine hazırlık sınıfı olacak. Bu okullarda ise hazırlık sınıfı kapsamında İngilizce ile ek olarak bir yabancı dil daha okutulacak.

AKP Grubu’nda 28 Şubat döneminin rövanşı olan düzenlemenin gerçeklemesi için hazırlık yapıldıktan sonra bilgi verilen Erdoğan, “acele etmeyin” dedi.

Habere ulaşmak için tıklayın.

Summary

Legislative changes aimed at reversing 28 February arrangements on education are underway. The Imam Hatip school (iognet-providing religious education for both girls and boys, in theory to train imams. In practice however, parents who want education with a religious focus send their children to these schools. Also girls can go to these school wearing the headscarf) are at the center of attention. Currently, one can got to an Imam Hatip school after the 8th year which some consider too late. The new proposal aims to structure education differently where children would have one year preschool, 4 years primary school, 4 years middle school and 4 years of high school. All 13 years will be compulsory. This way the middle section of Imam Hatip schools can be re-opened and children going to these schools can learn Arabic and reading the Quran at an earlier age. It is reported that Erdoğan asked the Ministry of Education “not to hurry” and wait for the best timing.

_______________________________________________________________________________________________

Diyanet’in İlköğretim öğrencilerine Umre ibadeti meclise taşındı / Diyanet’s “Umre” project for primary school students

09/01/2012 Yorumlar kapalı

09.01.2012, Milliyet

Summary in English below.

Yazılı bir açıklama yapan CHP Istanbul Milletvekili İhsan Özkes, Diyanet’in öğrenciler için umre programı hazırlamasını değerlendirerek, şöyle dedi:

“Umre organizasyonunu seyahat acenteleri yapsa ve Diyanetle, Milli Eğitim bu işe müdahil olmasa, kimsenin diyeceği olmaz. Diyanet resmen kar amacı güden iktisadi bir teşebbüs haline gelmiştir ve her şeyin özelleştiği bir süreçte hac ve umreyi tekelinde tutmaktadır.

Diyanet, hac organizasyonundan ve umre turları düzenlemekten vazgeçmelidir. Bu işleri seyahat acenteleri yapmalıdır. Diyanet seyahat acentelerine din görevlisi vermelidir ve hac ve umrenin dini yönünü denetlemelidir. Umre ibadeti, ilköğretim öğrencilerinin kavrayabileceği bir ibadet değildir. Ömründe bir defa olsun bu ibadeti yapmak isteyip de imkânı olmayan milyonlarca yaşlı kimseye Diyanet’in aynı şartlarda hatta kârsız imkân sunması daha uygun olacaktır.”

Habere ulaşmak için tıklayın.

Summary

İhsan Özkes,  MP of the Republican People’s Party (CHP), criticized the Diyanet project to organize tours to Muslim holy sites during winter school break. Özkes said that the Diyanet should leave these organizations to travel agencies and stop acting like a company motivated by profit. He said that the “umre” worship is not something that is suitable for primary school children.

______________________________________________________________________________________________

 

Aleviler Anayasa’dan Ne Bekliyor? / What do the Alevi expect from the Constitution?

06/01/2012 Yorumlar kapalı

06.01.2012, Bianet

Summary in English below.

Alevi toplumunun yeni anayasa sürecinde aktif bir şekilde rol almasını sağlamak amacıyla Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı ve Alevilik Araştırma Uygulama ve Dokümantasyon Enstitüsü 6-7 Ocak tarihlerinde İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde “Anayasayı Beklerken: Aleviler” başlıklı bir sempozyum düzenleyecek.

Sempozyumla birlikte Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, Alevi toplumunun tüm bileşenleriyle yeni anayasa sürecine müdahil olmasını sağlamayı, Alevilerin eşit yurttaşlık taleplerinin anayasal talepler olarak yeniden tartışılması ve formüle edilmesine katkıda bulunmayı amaçlıyor.

Sempozyumda konu “Laik Bir Devlette Yaşama Hakkı”, “Laiklik: Ne Konuşuyoruz, Ne Anlıyoruz?”, “Din(sizlik), Vicdan, İfade Özgürlüğü”, “Eşit Yurttaşlık: İlkesini Arayan Adalet”, “Anayasayı Kim Yazıyor, Anayasa Kimi Yazıyor?”, “Ötekilerin Anayasası, Anayasanın Ötekileri” gibi başlıklar altında tartışılacak.

Oturumlarda konuşmacı olarak yer alacak isimlerden bazıları ise şöyle: Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya, Hüseyin Aygün, Aysel Tuğluk, Hüseyin Güzelgül,  İhsan Eliaçık, Kezban Hatemi… (SK/HK)

* Sempozyum hakkında detaylı bilgi için tıklayın.

Habere ulaşmak için tıklayın.

Summary

The Foundation of Hacı Bektaş Veli Anadolu Culture and Alevi Research and Documentation Institute will hold a Symposium at Bilgi University on “While Waiting for the Constitution: Alevis” on 6-7 February. The Symposium aims to contribute to current discussions on how the Alevi’s demands for equal citizenship can be formulated in the new Constitution.

_______________________________________________________________________________________________

 

 

Tarihi Camilerde İngilizce Hutbe / Friday Sermons in English at Historical Mosques

05/01/2012 Yorumlar kapalı

05.01.2012, Zaman

Summary in English below.

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, İstanbul’daki tarihi camilere gelen turistler için yakında İngilizce hutbe hizmetini başlatacaklarını açıkladı. Görmez, “Sultanahmet Camii’nde her cuma namazında asgari 500, bazen bini geçen farklı ülkelerden turistler geliyor. Almanya’daki camilerde cuma hutbeleri Almancaya çevriliyor. Yakında inşallah burada bu hizmeti göreceksiniz.” dedi.

İstanbul’un yeni Müftüsü Prof. Dr. Rahmi Yaran’la birlikte İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu’yu makamında ziyaret eden Görmez, projeyle ilgili bilgi verdi. Tarihî camileri ziyaret eden turistlerin o hafta cuma namazında okunan hutbede nelerden söz edildiğini bilmeleri için çalışma başlattıklarını dile getiren Diyanet İşleri Başkanı, bu camilerde cuma hutbesi okunduktan sonra hutbenin özetinin İngilizceye çevrileceğini kaydetti. Görmez şöyle konuştu: “Bazı camilerimizde hutbelerimiz okunduktan sonra. Almanya’da Almanca, Avustralya’da İngilizce özet veriyoruz. Burada da aynı şekilde bazı tarihî camilerimize gelen Müslüman turistler, cuma namazını kılarken bizden o hizmeti en azından özet halinde alsınlar istiyoruz. Sultanahmet’teki hutbelerimiz de en azından İngilizce özet verilerek gelen insanların, hatibin bu hafta Türkiye’de ne konuştuğunu bilmesini, bilgi sahibi olmasını önemli görüyoruz.”

Başkan Görmez, daha önce kamuoyuna duyurdukları yine ülke genelindeki tarihî camilerde cami rehberlerinin görevlendirilmesiyle ilgili sona yaklaşıldığını belirtti. Diyanet İşleri Başkanlığı’na 250 cami rehberi alınmasına ilişkin kadronun verildiğini vurgulayan Görmez, “En kısa zamanda sınav açacağız. Adayların dinî bilginin yanı sıra bir ya da iki yabancı dil bilmesi gerekiyor.” diye konuştu. Görmez, turistlerin camilerin tarihî ve mimarî özelliklerinin yanı sıra dinle ilgili sorular da sorduklarına dikkat çekerek, “Turistler mihrabın, minberin ne anlama geldiğini, mihrabın üzerindeki yazılı olan kitabenin Müslümanlar açısından ne ifade ettiğini, sultan mahfili, hanımlar mahfilinin ne anlama geldiğini, Müslümanların neden secdeye eğildiğini de merak ediyor.” ifadelerini kullandı.

Haberin devamını okumak için tıklayın.

Summary

Head of the Presidency of Religious Affairs (the Diyanet) Prof. Mehmet Görmez said that they will start a service in English on Friday noon worship at historical mosques in Istanbul. Visiting the Mufti of Istanbul and Governor of Istanbul at their offices, Gormez informed them about this project. He also briefed them on another project on “mosque guides” who will provide information about mosques to the hundreds of tourists that visit these historical mosques. Commenting on the Diyanet Görmez said that it would be good to open a branch of the Diyanet in Istanbul.

_______________________________________________________________________________________________

 

Legal personality problem persists for some non-Muslim groups

05/01/2012 Yorumlar kapalı

03.01.2012, Today’s Zaman

Obtaining a legal personality for some non-Muslim groups, including Roman Catholics, Protestants, Jehovah’s Witnesses, various evangelical free churches and the Baha’I, still remains a problem in Turkey.

The lack of legal personality, these groups claim, is preventing these sects and religious groups from accessing rights and protections afforded to minorities, particularly in the fields of education, charitable organizations and property ownership. Although there are ways to circumvent restrictions, such as organizing themselves as associations, they demand recognition in accordance with EU norms.

Turkish authorities say that the 1923 Treaty of Lausanne, the main agreement regulating minorities in Turkey, recognized only Jews, Armenians and Greek Orthodox communities as minorities, meaning many others, including Roman Catholics, Syriacs and Protestants, were left out. The European Union Progress Report for Turkey this year also underlined the problem of the legal personalities and recalled that “in March, the Venice Commission of the Council of Europe concluded that the fundamental right to freedom of religion, as protected by Article 9 read in conjunction with Article 11 of the European Court of Human Rights (ECtHR), includes the possibility for religious communities to obtain a legal personality.”

However, some experts question the rationale behind the Lausanne Treaty’s categorization of minority groups. Ankara University Professor Baskın Oran, for example, told Today’s Zaman that non-recognized communities are facing many problems at different levels, including education, property rights and places of worship. He underlined that there are actually no limitations in the Treaty of Lausanne on which communities should be recognized as religious minorities. “It considers all non-Muslim groups religious minorities. When the negotiations for Lausanne were under way, they did not discuss all these issues openly,” he said.

The progress report, while explaining the problems that religious minorities are facing due to their lack of legal personalities, mentioned that protestant and some other churches have not been able to obtain permission for places of worship.

“Jehovah’s Witnesses have had similar problems, as the courts found that their place of worship in Mersin violated the zoning law. This case has been taken to the ECtHR. They also have a similar case related to a worship place in İzmir,” the progress report pointed out.

While receiving Kenan Gürsoy, the ambassador of Turkey to the Holy See, at the beginning of last year, Pope Benedict XVI said that the Catholic Church in Turkey is waiting for civil judicial recognition. Although diplomatic relations between the Vatican and Ankara were established more than 50 years ago, the Catholic community was not given an official status.

More.

_____________________________________________________________________________________________

Ahlaki Kıyafet Anayasa’ya Girsin / New Constitutional Proposal: “Immoral dressing” should be prohibited

04/01/2012 Yorumlar kapalı

03.01.2011, Akşam

Summary in English below.

MEMUR SEN, hazırladığı anayasa taslağında başörtülülerin eğitim hakkının anayasal güvenceye alınmasını, ‘toplumun ahlaki bulmadığı kıyafet’ giyenlere eğitim yasağı getirilmesini istedi.
Memur Sen Genel Başkanı Ahmet Gündoğdu başkanlığındaki heyet geçen hafta TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na hazırladıkları anayasa taslağını sundu. Taslaktan, kılık kıyafet konusunda sıra dışı talepler ortaya çıktı. Memur-Sen, başörtüsü sorununa geniş yer ayırdığı raporunda, yeni anayasada başörtüsünün inanılan dinin gereği olup olmadığı konusunda hüküm tesis edilmemesini, ancak başörtülü giyimi benimseyen bireylerin eğitim öğretim hakkından yoksun bırakılmamasının anayasal güvenceye alınmasını talep etti.

‘AHLAKSIZ KIYAFET’
Başörtüsüne saygı hassasiyeti isteyen Memur-Sen, kılık kıyafete ahlak ölçütü önerisinde bulundu. Şaşırtan öneri şöyle:

‘Yeni anayasa, başörtülü giyimi temel anayasal hak olarak gösterecek bir hükümle değil, inançlarının gereği olarak başlarını örtenler dahil, hiç kimsenin -toplumun ahlaki bulmayacağı tercihler hariç- kılık-kıyafeti gerekçe gösterilerek eğitim hakkından yoksun bırakılamayacağı mesajını içeren hükümle tesis etmelidir.’

Türkiye’de kadın-erkek eşitsizliğinin yanı sıra kadın-kadın eşitsizliği olduğunu öne süren Memur-Sen, bu konuda şu örneği verdi:
‘Başörtülü ilk first lady, ‘Devletin tepesindeki üç ismin de eşi başörtülü’ gibi haber başlıkları ¤ve makale içerikleri yakın tarihin bu kapsamdaki örnekleridir. Bu tespitler, yeni anayasanın yapım sürecinde ‘kadın’ temalı münhasır bir bakış açısını hem kadın-erkek hem de kadın-kadın eşitliğini sağlamak odaklı oluşturmak gerektiğini gösteriyor.’ Memur-Sen ayrıca ‘MGK ve YAŞ başta olmak üzere HSYK, YÖK, TRT, RTÜK ve benzeri anayasal kurum sıfatıyla koruma altına alınan kurumların hiç birine yeni anayasada yer verilmemelidir. Bu, vesayet sisteminin tasfiyesinin simgesel açıdan tekamül etmesini sağlayacaktır’ talebini de komisyona bildirdi.


Memur-Sen Genel Başkanı Ahmet Gündoğdu, ‘Toplumun ahlaki bulmadığı kıyafetle mini eteği mi kastediyorsunuz? sorusuna ‘Mini etekten öte bir şey’ diyerek şu karşılığı verdi:
‘Hukuk sistemi açısından olaya yaklaştık. Özgürlük deyince genel ahlaka, genel anlayışa ters düşmeyecek kıyafetleri kastettik. Toplumun genel kültürüne aykırı, absürd giyimlerle üniversiteye gelmesi sıkıntı oluşturabilir diye düşündük.  Toplumun ahlaki bulmayacağı şeyler belli, bunu tanımlamak durumunda değiliz. Bizim kastettiğimiz absürdlük, mini etekten öte bir şey.’

Haberin devamını okumak için tıklayın.

Summary

Memur Sen (The Union of Public Servants) presented its proposals for the new Turkish constitution to the Grand National Assembly Constitutional Reconciliation Commission. Memur Sen demanded respect for the headscarf and asked for dress to be regulated through the introduction of morals criteria. The proposal suggests that the only criteria for clothing at universities or public institutions should be that it abides by “morals”. Memur Sen Chair Ahmet Gündoğdu was asked whether he meant “mini skirt” when he said “clothing that the society finds immoral.” He answered saying “it is beyond mini skirt. … We think that the people dressing contrary to general culture of society may cause problems. Things that the society will find immoral are clear, we are not in a position to define these.”

________________________________________________________________________________________

Diyanet’i toplumla kucaklaştırmaya çalışıyoruz

04/01/2012 Yorumlar kapalı

03.01.2012, Yeni Asya

Basın yayın organlarından takip ettiğimiz kadarıyla, Diyanet işleri yeni yüzüyle farklı bir duruş sergiliyor bunun sebebi nedir?
Şöyle ifade edeyim; Diyanet’te uzun zaman çalışmış ve oradan emekli olmuş bir din görevlisi babanın çocuğu olarak dünyaya geldim. Dolayısıyla Diyanet İşleri Başkanlığını baştan itibaren izleyen biriyim. Diyanet İşleri Başkanlığından önce 7-8 yıl kadar başkan yardımcılığı dönemim oldu. Bu da bana içerden bir bakış açısıyla bakabilme imkânı verdi. Başkanlığın değişimi noktasında atılması gereken adımlar vardı. Bunları gözlemledik. Neler yapılması gerektiğine dair bir kanaat oluştuktan sonra da o alt yapıyla uğraştık ve değişmesi gereken unsurlar önemli ölçüde gelişti diyebiliriz.
Diyanet İşleri Başkanlığına geldiğinizde gördüğünüz ve ‘çözülmesi gerekir’ dediğiniz sorunlar nelerdi?
Birkaç sorun vardı. Birincisi; Diyanet İşleri tabiatı itibarı ile sivil bir müessese olduğu için, din hizmetlerini salt bir devlet hizmeti gibi, kurumumuzun da salt bir bürokratik devlet kurumu olarak görülmesi bize göre yanlıştı. Bu iki oluşum tabiat yapıları itibari ile birbirine terstir. Böyle olduğu için, Diyanet İşlerini devlet ya da kamu kurumu ve sıradan bir devlet bürokratik kuruluşu olarak yapılandırmak, Diyanetin kendisine, dinimize milletimize haksızlık olurdu. Doğrusu biz bu dönemde Diyanet İşleri teşkilâtını bir millet kurumu olarak nasıl dizayn edebiliriz diye üzerinde çalışıyoruz. Bu konuda ne kadar başarılı olduk onu bilemem fakat, Diyanet İşlerinin bir millet kurumu olması için bu dönemde elimden gelen gayreti sarf edeceğim. Nitekim göreve başladığım günlerde yaptığım ilk işlerden biri STK’lar ile münasebetler kurmaktı. Diyanet tarihinde, kendisiyle aynı alanlarında hizmet yürüten bir sivil toplum örgütü varsa, onun alternatif bir Diyanet olması korkusuyla biraz mesafeli davranmıştır. Bu yeni oluşumla mesafeyi tamamen ortadan kaldırarak, Diyanetin kulvarında hizmet yürüten sivil toplum örgütleriyle çok daha sıkı bir iş birliği kurmasının, Diyanet İşleri kurumuna, sivil toplum örgütlerine ve topluma büyük faydası olacağını düşünüyorum. Bunu en önemli nedenlerinden biri, Diyanet İşleri Başkanlığının tek başına 200 yıllık eksiklerinin tamamını telafi ederek, din hizmetlerinin tamamını eline alıp bunu tek başına başarması mümkün değildir. Bunu bu alanda çalışan bütün sivil kuruluşlarla beraber yapması en akıllı çözüm yoludur.
Bizim gözlemlediğimiz kadarıyla şu an Diyanet ‘devlet kurumu’ olmak yerine halkla beraber saf tutup halkın derdini devlete anlatan bir kimlik oluşturmuş durumda. Bu durum hakkında ne söylersiniz?
Eğer söylediğiniz gibi bir algı oluşturabildiysek ben bundan büyük memnuniyet duyarım. Diyanet İşleri Kurumu olarak gayretlerimiz sadece ülkemize değil bütün İslâm alemine iyi ve doğru bir hizmet vermektir. Azınlık liderleri de bana buna benzer ifadelerde bulundular. ‘Biz şimdi derdimizi Diyanet’e anlatıyoruz ve bizim derdimizi devlete Diyanet’in anlatmasını istiyoruz’ şeklinde ifadelerle karşılaşıyoruz. Bu şekilde algılanmak Diyanet İşleri Başkanlığı adına, bizim için çok güzel bir başarıdır.
Halkımız tarafından oldukça tepki alan yaş sınırlamasın akabinde Diyanet İşleri “Çocuk ve Cami Buluşması” faaliyetini gerçekleştirdi. Bu fikrin hareket noktası neydi?
Henüz tam anlamıyla başardığımızı söyleyemeyiz. Diyanet’in millet kurumu olması için muhatap kitlesini de yeniden gözden geçirmesi gerekiyordu. Biz sadece elli yaşını aşmış cami cemaatine hitap eden bir kurum olamazdık. Bu toplum çok farklı kesimlerden oluşuyor. Gençlerimiz, kadınlarımız ve çocuklarımız var. Bütün bunlara yönelik farklı planlar ve programlar ile hizmetin götürülmesi gerekiyordu. Arkadaşlarımızla birlikte bunları planlamaya başladık. Kadınları çocukları ve gençleri önceledik.
Bütün kesimleri dikkate alarak her birisine yönelik çalışmalara başladık. “Çocuk ve Cami Buluşması” bu bağlamda gelişti. Aradaki yasal engeller kanun hükmünde kararnameyle kaldırıldı. Özellikle ana muhalefet partisinin bunu anayasa mahkemesine götürmemesini toplumsal barış açısından çok önemli bir gelişme olarak görüyorum. Bu engel kalktıktan sonra özellikle camiler haftasında da “Çocuk ve Cami Buluşması” üzerinde durduk.
Avrupa’da kilise okulları dahi kendi çocuklarına hayatında bir iki defada olsa camiye gidip tanımayı programlarına koymuşlardır. Cami, mimber, mihrap, kürsü, kadın mahfili nedir? Tüm bunları camileri ziyarete gelen Hristiyan çocuklara Avrupa’daki çalışanlarımız anlatıyorlar. Türk milli eğitim sistemi içerisinde böyle bir şeyin olmamasını çok ciddî bir eksiklik olarak değerlendiririm. Evet din eğitimi zorunlu değildir, fakat Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi zorunludur. Din ve ahlâk dersi çerçevesinde yapılan eğitimde zaman zaman din dersi öğretmeninin çocuklara tatbiki olarak vereceği dersin önünde hiçbir engel olmaması gerekir. Dolayısıyla çocuk camiye gelmeli, içinde koşturmalıdır. Mihrab, minber, kürsü, minare, ezan nedir ve namaz nasıl kılınır gibi bilgileri bu topraklarda yaşayan bütün çocukların bilmesi gerekir. Bu çocukların bizim üzerimizdeki haklarındandır. Üniversite bitirmiş bir genç mihrap ile minber arasında ki farkı bilmiyorsa bu çok üzücü bir durumdur.
Bunun dışında öteden beri Diyanete mesafe koyan bir aydın kesimimiz var. Ben şahsen hatanın tek taraflı olduğunu düşünmüyorum. Türkiye de kendini aydın olarak isimlendiren insanların zihninde bir diyanet tasavvuru oluşmuş, Diyanet İşlerindeyse bu tasavvuru değiştirmeye yönelik bir çalışma olmamış bu güne kadar. Biz bu faaliyetlerle bu yanlış kanıları ortadan kaldırmayı amaçlıyoruz.
Diyanet İşleri kadrosunda bir değişim ve gelişme var. Bunu neye borçluyuz?
Yüz bine yakın personeli bulunan Diyanetin büyük bir potansiyeli var. Bu potansiyelin gözden geçirilmesi gerekiyordu. Görevli arkadaşlarımızın aşk ve heyecanında bir azalma söz konusuydu, bunu büyük oranda aştığımızı söyleyebilirim. Bilgi ve birikim açısından sorunlarımız var. Bunları aşmak için çok yoğun hizmet içi programlarımız başlatıldı. Bu yıl  içerisinde 20 bin çalışanımızı bu eğitimlerden geçirmeyi planlıyoruz. Dil ve uslûp bakımından sorunlarımız vardı.  Onları da gözden geçirdik. Kadro içi ilişkilerimizde ki sorunlarımızı da, ast-üst ilişkilerin düzenlenmesi gibi konuları da gözden geçirdik. Bu ilişkilerin yeniden düzenlenmesi için çalışmalarımız var. Bu hizmet sadece sözle yapılacak bir hizmet olmadığı için ‘örnekliğimiz’ noktasında örnek yaşantımızla ortaya koymamız gerekiyordu. Buna ben ve bütün din işleri çalışanları dahil olmak üzere, hayatımızın her safhasında bizatihi uygulamamız gerekiyordu. Aile yaşantımız ve  mesleğimizin birbirini tamamlayan bir bütün oluşturduğunu sergileyerek, tüm bunlara yoğunlaşarak bunun gayreti içerisinde olduk. Eğer toplumda müspet bir olgu oluştuysa bu tüm bunların toplamından meydana gelmiş demektir.
Diyanet işlerinin Alevî vatandaşlarımıza yönelik hizmeti ne yöndedir?
Bu noktada bizden önce başlatılan hizmetler var. Biz birkaç öz eleştiri yaparak işe başladık. O eleştiriler neticesinde öncelikle yapabileceğimiz hususları tespit ettik. Birincisi: Cami içinde Sünnî cemaatini Alevîlik hakkında doğru bilgilendirmek gerekiyordu. Bu büyük oranda yapıldı ve halen devam ediyor. İkincisi: din görevlilerinin Alevîlik hakkında doğru bilgi sahibi olmalarını sağlamak gerekiyordu. Bu da büyük oranda gerçekleşti. Üçüncüsü: Alevîliği, yazılı referans kaybından kurtarmaya yönelik çalışmalarımız vardı.
Muharrem ayında Hacı Bayram Camiinde ilk defa Kerbelâ şehitlerini anmaya yönelik program gerçekleştirdik. Aslında Türkiye’de Kerbelâ ve Ehl-i Beyt konusunda Sünnî, Alevî, Caferi hiçbir farklılık göstermeyen duygu birlikteliği var. Ancak biz Diyanet İşleri olarak bu güne kadar konuya kıyısından köşesinden tutarak katılıyorduk. Halbuki buna gerek yoktu. Onun için bu sene hep birlikte Kerbelâ Şehitlerini anarak o hüznü tüm toplumla bir bütün olarak beraber paylaştık.
Televizyonlarda yayınlanan programlara bakış açınızı öğrenebilir miyiz? Diyanet İşleri Başkanı ve bir baba, aynı zamanda bir eş olarak nasıl bakıyorsunuz? 
Türkiye de yaşayan her hangi bir vatandaşın gördüğünü görüyorum. Çünkü inanıyorum ki bizim toplumumuz bu programları izlese dahi kendisini, aile ve ahlâkî değerler noktasında orada gördüğü kanaatinde değilim. Bu topraklarda yaşamış Müslüman bir toplumun tarihini kültürünü günlük hayatını o programlarında görmek mümkün değildir. Anadolu’nun her hangi bir köşesinde geçmiş aile hayatında, sabah kahvaltısında içki kadehi tokuşturarak yahut içki içerek güne başlayan bir aile örneği yoktur. Dolayısıyla toplumumuzun bu kareleri çok da ciddiye alacağını düşünmüyorum.

Devamı için tıklayın.

_______________________________________________________________________________________

Borusan’dan başörtüsü özrü / Headscarf Apology from Borusan

03/01/2012 Yorumlar kapalı

03.01.2012, Zaman

Summary in English below.

BMW, Mini ve Land Rover markalarını temsil eden Borusan Holding’in başörtülüye ayrımcılık yaptığı tartışmalarının ardından şirketten dün özür açıklaması geldi.

Grubun üst yöneticisi Agah Uğur, bazı yöneticilerinin grubun tasvip etmediği görüşleri bulunduğunu belirterek, “Bu, meslekî bir hatadır. Hangi dil, din, ırk, inanç, giyim ve yaşam tarzında olursa olsun tüm vatandaşlarımızdan içtenlikle özür dileriz.” dedi. Uğur, tartışılan sponsorluk iptalinin ise başörtüsüyle ilgisinin bulunmadığını savundu.

Yeni Şafak gazetesinin geçen hafta ‘Başörtülü binince BMW bozuluyor’ manşetiyle başlayan ve ’28 Şubat dönemindeki gibi başörtülü ayrımcılığı yeniden mi hortluyor?’ sorusunu gündeme getiren tartışmalar, Borusan Holding’in özür dilemesiyle son buldu. Borusan Holding, haberin ilk yayımlandığı gün yaptığı yazılı açıklamada, başörtüsüne yönelik bir tavırları olmadığını ancak marka müdürlerinin haddini aşan ifadeler kullandığını kabul etmişti. Ancak özellikle sosyal medyada konuyla ilgili yorumların devam etmesi üzerine Borusan, önceki gün de gazetelere tam sayfa özür ilanı vermişti. Holding’in CEO’su Agah Uğur ve Borusan Otomotiv Üst Yöneticisi Eşref Biryıldız, dün de İstinye’de yaptıkları bir basın toplantısında geçen yıl nisan ayında başlayan bir sponsorluk görüşmesinin nasıl olup da ciddi bir yol kazasına dönüştüğünü samimi bir dille aktardı: “Yaşananları ‘mesleki bir hata’ olarak değerlendiriyoruz. Hangi dil, din, ırk, inanç, giyim ve yaşam tarzında olursa olsun tüm vatandaşlarımızdan içtenlikle özür dileriz.” Grup, benzer bir krizle karşılaşmamak için üst düzey yöneticilerden bayilere kadar bütün çalışanları kapsayan eğitim programı başlatacak. Biryıldız’ın ifadeleri ile krizde ‘haddi aşan ve grubun görüşünü yansıtmaktan uzak’ beyanat veren Mini marka müdürü Hakan Bayülgen de 30 Aralık 2011 itibarıyla istifa etti. Krize yol açan sponsorluk görüşmelerinin odağında yer alan rallici Burcu Çetinkaya’nın halen sessizliğini koruması ise dikkat çekiyor.

Haberin devamını için tıklayın.

Summary

Following discussions on alleged discrimination by Borusan (representing BMW, Mini Cooper and Land Rover)  based on the headscarf, an executive manager of the Group Agah Ugur made a statement saying that “this is a professional mistake. We sincerely apologize from all our citizens regardless of their language, religion, race, belief, clothing and life style.” Last week the daily Yeni Şafak had reported that a sponsorship contract had been canceled as a result of an interview with pilot Çetinkaya that was conducted by a journalist wearing the headscarf for Kanal 24. The Mini Brand Manager made a statement saying that the brand must be neutral toward religions and headscarf, hence the headscarf may have a negative effect on the brand. Amidst discussion on whether it was a discrimination or just a budgetary measure (which went on in the social media), Borusan made a statement saying that the Brand Manager  exceeded his authority in his statements and had resigned as of December 30.  

________________________________________________________________________________________

 

“Anayasa Asıl Şimdi Başlıyor” / “The Constitution making process is really starting now”

03/01/2012 Yorumlar kapalı

03.01.2012, Bianet

Summary in English below.

Anayasa Uzlaşma Komisyonu üyesi, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İzmir Milletvekili Rıza Türmen, bianet’e Anayasa çalışmalarını anlattı.

“Çalışmalarımızı bir esneklik içinde yürütüyoruz, talebe göre ve görüşme yapılacak kurumların sayısına göre bir plan yapıyoruz. Kimseyi atlamak istemiyoruz.”

Türmen, “Şimdiye dek gelen önerileri nasıl değerlendirdiği” sorusunu da “Bunu söylemek için çok erken” diye cevapladı.

Sürenin Nisan sonunda dolduğunu söyleyen Türmen, Nisan sonuna dek beklemek gerektiğini, o zamana kadar toplumun tüm kesimlerden gelecek önerilere açık olduklarını, esnek bir çalışma yürüttüklerini ifade etti.

“Asıl iş bundan sonra başlıyor. Geniş bir yelpazeyi kapsamasını, herkesin görüşünü yansıtmasını istiyoruz. Basınla yaptığımız toplantılarda da amaç, sürece ilgi uyandırmak. Anayasa toplumların hayatında önemli bir dönem. Bu nedenle toplumun sürece ilgi göstermesini istiyoruz.”

Türmen, yeni bir Anayasa’nın, tek başına “daha demokratik ve özgürlükçü bir ortamı sağlamaya yetmeyeceğini de ekledi.

Başta Terörle Mücadele Kanunu (TMK) olmak üzere değişmesi gereken birçok yasa olduğunu, bir “yol temizliği” gerektiğini söyleyen Türmen, “Bu değişiklikler yapılmadan, sadece yeni bir Anayasa yapmak yetersiz kalır. Anayasa’yı diğer yasalardan soyutlayamayız. Diğer değişikliklerle birlikte ele almak gerekiyor” dedi.

“Toplumun ikliminden, ortamından soyut bir anayasa yapılamaz” diyen Türmen, “Alt hukuk normları denilen diğer yasalardaki demokrasiyle bağdaşmayan, özgürlükleri sınırlayan hükümleri ayıklamak gerekiyor” ifadesini kullandım. “Sivil toplum kuruluşlarını, sendikaları, meslek örgütlerini görüşlerini almak üzere davet ediyoruz.”

Haberin devamını okumak için tıklayın.

Summary

A member of the Constitutional Reconciliation Commission, Rıza Türmen of the CHP (Republican People’s Party) (iognet- former Turkish judge at the ECtHR) said that it is really now that the constitution making is starting. He said that they would like the new Constitution to embrace wide range of groups in society. He added saying a new Constitution alone “will not be enough to create a more democratic and liberal environment” in Turkey. He noted that there are many laws that need to be “cleansed” from the provisions that continue to  restrict freedoms.

________________________________________________________________________________________

 

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.